Öne Çıkanlar ÇOSB Başkanı Eyüp Sözdinler KOSGEB BAŞKANI Hilal Ünalmış Doç. Dr. Ozan Bakış GİRAY DUDA

Balkanların fakir ama gururlu ülkesi Makedonya

Hilal ÜNALMIŞ

Avrupa çapında örgütlenmiş olan bir sağlık derneğinde birlikte çalıştığımız Milan ve Ana’nın nişanlarını geçen yıl Barselona’da yapmıştık. Derneğin toplantısı sırasında Avrupa’nın tüm ülkelerinden gelen katılımcılar olarak bu iki Makedon gencini kutlamış, düğün davetiyesini de beklediğimizi söylemiştik. Ve düğün davetiyesi geldi, yaşadıkları Bitola şehrinde geleneklerine uygun bir düğün yapacaklardı. Tarih, Haziran sonunda bizim Şeker Bayramı’na denk düşüyordu .  Eşime sordum “Benimle bir Makedonya gezisine var mısın? Hem gezeriz, hem de düğüne katılırız” dedim. Eşim “evet” yanıtını verince hemen biletler, valizler, hediyeler için kolları sıvadım.

Dünyada 4 kıtayı, onlarca ülkeyi gezmiştim ama burnumuzun ucundaki Makedonya’ya ilk kez gidecektim. Heyecanlıydım, o “Manastır’ın ortasında var bir çeşme” türküsündeki çeşmeyi ve havuzu mutlaka bulacaktım, Mustafa Kemal’in eğitim gördüğü Askeri İdadi’yi gezecektim ve Mustafa Kemal’in ilk gençlik aşkı diye dilden dile dolaşan Eleni’nin evini görecektim. Üsküp, Manastır, Pelister Dağı, Ohri Gölü, Vardar Nehri, Galiçya Milli Parkı ilk aklıma gelen coğrafi güzelliklerdi ama hepsi bir haftaya bakalım nasıl sığacaktı?

KENDİ TOPRAKLARI

İstanbul’dan Üsküp’e doğru yol alırken birlikte yolculuk ettiğimiz bazı ailelerle farkımı hissettim. Benim aile kökenim Balkanlar değildi, turist olarak gidiyordum, oysa onların aile kökleri Makedonya’dan idi. Artık Türkiye’de yaşasalar da dede topraklarına ziyarete gidiyorlardı ve duyguları daha farklı idi.

Makedonya ile Türkiye’nin sıkı bağları var. Osmanlı akıncıları, 1320’lerde bu coğrafyaya ilk akınlarına başlamışlar. 1373’de Rumeli Beylerbeyliği kurulduğunda Makedonya bölgesi artık Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girmişti.

BÜYÜK İSKENDER’İN ÜLKESİ

Tarihte ise Makedonya adı, İmparator Büyük İskender ile anılıyor. Bugün de Büyük İskender’i turizm için, geçmişte ne kadar büyük bir imparatorluğun merkezi olduğunu vurgulamak için kullanıyorlar. Bütün anı eşyalarında Büyük İskender’i görmek mümkün ve tabii kent meydanlarında heykellerini de. MÖ 336-323 yılların arasında hüküm süren ve o dönemde Anadolu, Mısır, Suriye, İran ve Hindistan topraklarını ele geçiren Büyük İskender, Mısır’da İskenderiye şehrini de kurmuştu. Hatta Hatay ilindeki İskenderun yerleşim bölgesinin de adını İskender’den aldığı bazı kaynaklarda yazıyor.

KÜÇÜCÜK BİR ÜLKE

Makedonya günümüzde küçük bir Avrupa ülkesi… Nüfusu 2 milyon 100 bin dolayında. Eski Yugoslavya’dan ayrılmış, Yunanistan’la sınır komşusu, Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerini sürdüren, insanlarının gönlü zengin ama kendisi yoksul bir ülke. Makedon Dinarı adında bir para birimi kullanıyor. Tabii Euro da geçiyor ama takside küçük alışverişlerde Dinar istiyorlar ve bize göre son derece ucuz bir ülke.

Bayraklarına gelince bir zamanlar güneşin aydınlattığı her yerde olduklarını hatırlatırcasına kırmızı zemin üzerine sarı bir güneş diye tanımlayabiliriz. Her yerde yaygın bayrak kullanımı göze çarpıyor.

1991 yılında Yugoslavya’dan bağımsızlığını alan Makedonya, adı dolayısıyla birkaç yıl sorun yaşadı hatırlarsınız. Yunanistan kendi sınırları içinde Makedonya adında bir bölge olduğunu söyleyerek bu ada itiraz etti. Türkiye bağımsızlığı ilk tanıyan ülkelerden biri oldu. Ancak Birleşmiş Milletler bu adı kabul edene kadar 3 yıla yakın zaman geçti.


BAŞKENT ÜSKÜP YA DA SKOPJE

Evet bu kadar tarihi bilgiden sonra gezimize geliyorum.

Sabah saat 6.00’da Üsküp’e vardık. Tabii biz Üsküp diyoruz, artık o kentin adı Skopje. Türk mahallesi, kahvesi, çarşısı, onlarca camisi  var.  Taksilerin üstünde Vardar Taksi yazıyor ama kentin resmi adı Skopje. Ülke nüfusunun büyük bölümü Üsküp’te yaşıyor. Türklerin oranının yüzde 5-6 olduğu, Müslümanların oranının ise yüzde 10’u bulduğu kayıtlara geçiyor.

Üsküp bir heykeller kenti haline gelmiş. Üsküplülerin bile karşı çıktığı “gereksiz masraf” diye niteledikleri heykeller kenti sarmış. Bir de Milenyum Haçı var ki kenti Hristiyanlaştırmak için dünyadan çeşitli kurumlardan gelen bağışlarla yapılmış. Kentin her noktasından görülebilecek bir tepede. Benim zamanım Milenyum Haçı’na gitmeye yetmedi uzaktan fotoğrafını çekmekle yetindim.

Üsküp’ten göçen bir ailenin kızı olan ve sık sık gidip gelen bir arkadaşım bu konuyu şöyle yorumladı: “Bu bir görgüsüzlüktür. Şehirlerin dini olmaz. Üsküp çok dinli, çok toplumlu, geçmişte aydınların yaşadığı bir şehirdi. Cami de vardır, kilise de. Bu şehri şimdi Hristiyan dininin sembolleri ile donatmak doğru değildir. Bir yarış var adeta, küçücük köylere büyük camiler yapılıyor. Öte yandan kiliseler çoğalıyor. Nereye kadar gidecek bu yarış?”

RAHİBE TERESA ÜSKÜPLÜ

Din ön plana çıkarılınca Rahibe Teresa’ya da çok yerde rastlıyoruz. Dışişleri Bakanlığı binasında bir plakada Makedon dilinde ve İngilizce Rahibe Teresa’nın “Disiplin, amaçlar ve başarı arasında bir köprüdür” anlamına gelen cümlesini okudum. 1910 yılında Üsküp’te dünyaya gelen Nobel Barış Ödüllü Rahibe Teresa da Makedon hükümetinin önem verdiği bir dini kimlik ve evi de minik bir müze olmuş.

Vardar nehri Üsküp’ü ikiye bölüyor biz de nehir boyunca yürüdük. Bütün seyahatlerimde nehir görmeyi severim. Vardar nehrini ve etrafındaki yapıları görmek, fotoğraf çekmek de hoş oldu.  Osmanlının Vardar savaşını düşünmeye- hissetmeye çabaladım ama o kadar gerilerde kalmış ki sadece bu topraklar için binlerce insanın öldüğü gerçeğinden başka bir şey düşünemedim. Fetih, işgal, yayılmacı politika, imparatorluk, krallık, sosyalist dönem, bağımsızlık mücadelesi gibi tarihte her kavram ve hareket, Makedonya’da yaşanmış ve bölge insanını da içine almış.

Bügün yeni yapılar, köprüler, heykeller, çiçekler, Vardar nehrinin iki kıyısını süslüyor. Fotoğraf çeken turistlere fon oluşturuyor.



BİTOLA… Moj Roden Kraj…

Bitola’ya kara yoluyla gitmek için bir otobüse bindik. Bitola da neresi demeyin, bizim bildiğimiz adıyla Manastır. Kentlerin adlarını değiştirme kararından Manastır da nasibini almış ve yüzyılların Manastır’ı olmuş Bitola. Osmanlı İmparatorluğu’nun seçkin kenti, askeri idadinin bulunduğu, adına türküler yakılmış olan Manastır’da yeni moda şarkılar var artık. Bunlardan en sevileni de Bitola Moj Roden Kraj. Evet sözlerini anlamasak da melodi güzel.

Manastır’a yaklaşırken heyecanlıyım. Biliyorum küçük bir kent, İstanbul gibi dev bir metropolden gelip 100 bin nüfuslu Manastırda “bu ne tenhalık” diyeceğimi düşünüyorsunuz belki ama hiç de tenha değil. Tam bir turizm merkezi. Otelimiz en büyük ve en kalabalık “Şirok Sokak” adlı caddede ve otelin de adı aynı. Çok sayıda otel, mağaza, kafeterya hem bu caddede  hem de bu caddeyi kesen sokaklarda. İnsanlar 24 saat evet yanlış okumadınız 24 saat yiyor içiyor, müzikle eğleniyor, caddeyi aşağı yukarı yürüyor. Yani Manastır 24 saat yaşayan canlı bir kent.



TİTO’NUN BÜSTÜ DURUYOR

Oda penceremizin karşısında bir mini park var ve bir büst yerleştirilmiş. Uzaktan tanıyamıyorum, dışarı çıkınca yanına gidip bakıyorum ki Tito. Yugoslavya denilince akla gelen ilk isim, bir döneme damgasını vuran Başkan Josip Broz Tito idi hatırlarsınız.

İki katlı evler neredeyse birbirinin aynısı… Üst katta bir balkonu olan bu evler geçmişte filmlerde gördüğüm, Osmanlı evleri sanki. Eleni’nin evi de aynı olmalı, fotoğraflarını görmüştüm. Soruyorum ve beni şaşırtan bir yanıt alıyorum. Hemen otelde kahvaltı yaptığımız salonun karşısındaki evmiş. “Ama bu ev yeni” diyorum. “Evet, belediye aldı restore ediyor” diyorlar. Alt katında da bir spor mağazası var. Ben nedense eski halini görmeyi bekliyormuşum, restore edilmiş hali çok heyecan vermiyor. Eşimle birlikte önünde bir fotoğraf çektiriyoruz. Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu askeri öğrenciler bu caddede yürüyüş yaparlarmış. Eleni de bu balkondan onları daha doğrusu Mustafa Kemal’i izlermiş. Henüz 20 yaşına bile varmamış iki gencin birbirlerinden sadece bakışarak hoşlandıklarını kabul ediyorum ama haklarında yazılan bana göre abartılı aşk hikayesi çok da gerçekçi gelmiyor. Bazı insanların hayal gücü ile bu iki insana neredeyse 21 yüzyılın içinde cinsellik olan bir ilişki yaşatmaları hatta biraz da saçma geliyor.

MANASTIR ASKERİ İDADİSİ

Caddeyi sonuna kadar yürüyünce sağ tarafta bütün heybeti ile eski Manastır Askeri İdadisi karşımıza çıkıyor. İşte bu, diyorum. Bir zamanların en önemli eğitim yuvası. İçeri giriyoruz. Artık çok amaçlı bir müze durumunda… Giriş ücreti 100 Dinar. Biz önce Atatürk’ün bölümüne gidiyoruz. 1890’ların sonunda bu okulda öğrenci olan Mustafa Kemal’in heykeli, giysileri, yazışmaları, fotoğrafları ile düzenlenmiş bir mini müze. Bir de belgesel film var sürekli yayınlanan. Ha bir de Eleni’nin yazdığı iddia edilen bir mektup var. Bu tür yerlerden hatıra diye bir şeyler almaya bayılan ben, bu mektubun kopyasını satın almıyorum. Çünkü inandırıcı bulmuyorum.



Müzenin diğer bölümleri Makedonya Arkeoloji Müzesi diye adlandırılmış. Biraz arkeoloji, biraz folklor, biraz tarih…1900’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmak için bağımsızlık mücadelesi yürüten Makedonların fotoğrafları da var bu bölümde. Bazı fotoğrafların altında da Osmanlı Askerleri tarafından öldürüldüler yazıyor. Osmanlıya göre isyancı komitacılar, Makedonya’ya göre bağımsızlık mücadelesi yürüten vatanseverler. Tarihin acı gerçekleri bunlar da.

Manastır belki küçük bir kent ama benim için gezilecek görülecek o kadar çok noktası var ki… İdadi’den çıktıktan sonra bakıyorum, İdadi neredeyse kentin orta yerinde kalmış. 120 yıl önce şehir dışında yer alıyormuş. Yine aynı caddeden yürüyerek geri dönüyoruz. Bu defa eski kentin merkezine gidiyoruz. Saat kulesi, camiler, kilise, İskender’in babası Kral 2. Filip’in heykeli, havuz, ışıl ışıl, akşam yemeği gayet keyifli. Ilık bir akşam, müzik, çevrede güzel ve neşeli insanlar, cıvıl cıvıl çocuklar…

CAMİLER AKTİF, EZAN OKUNUYOR, NAMAZ KILINIYOR

Bir sonraki gece camiye de gittim. Anladığım kadarıyla burada kadınlar camiye gelmiyorlar. Beni görünce biraz şaşırdılar. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince imam da cemaat de eşimle bana çok ilgi gösterdiler. Evlerine de davet ettiler. Türkçe konuşmak, ezan sesi duymak, cami cemaatiyle tanışmak bir Osmanlı kentinde soluk aldığım hissini yoğun olarak yaşattı bana. Caminin yakınlarında da türküde adı geçen çeşmeyi bulmak en güzel armağan oldu.

BÜYÜLEYİCİ OHRİ

Düğün için Manastır’a giden sadece ben ve eşim değiliz. İsveç’ten, Slovenya’dan ve İngiltere’den de arkadaşlarımız gelecekler. 3. Günün sabahı onların da geldiğini öğreniyoruz ve hep birlikte Ohri’ye gitmek için organizasyonumuzu yapıyoruz. Şoförümüz harika, neşeli, bizim Türk olduğumuzu öğrenince bir türkü tutturuyor. Biraz sözleri zor anlıyoruz ama zengin bir adamı anlatıyor, “Çifte çifte faytonları” diye başlıyor. Ben bu türküyü daha önce hiç duymadığımı eşime söylüyorum. Gülüyoruz. Şoförümüz türküyü kesip yarı İngilizce yarı Türkçe “Biz Türkiye’yi çok severiz. Savaş sırasında bize ekmek gönderdi” diyor. İç savaşın kötülüğünü yaşamış bir insanın teşekkürü de bizi mahcup ediyor.



Dar dağ yolları arasından Ohri Gölüne doğru güneye iniyoruz. Ohri gölü Arnavutluk ile Makedonya arasında turizmin vahşi elinin henüz tam olarak girmediği, müthiş güzel pırıl pırıl bir göl. Kendine has akıntıları, ışığı yansıtması, balıkları, incileri ile çok çekici. Ohri şehri de aynı çekicilikte, Hisarı, kalesi, ilk Hristiyanların yaptığı kiliseleri, doğal güzellikleri, çiçekleri, mimarisi her şeyi güzel görünüyor gözüme.

Eh Ohri kıyısında bir öğle yemeği iyi gider diye düşünüp bir restorana giriyoruz ve ben kesin kararlıyım, çok methedilen göl balığı Belvica yiyeceğim. İşte bu biraz düş kırıklığı oluyor. Belvica çok büyük değil ve bizim balıklara göre çok lezzetli de değil. Tabakta 2 tane belvica geliyor. İştahla beklemiştim ama birini eşime ikram ediyor ben de onun ısmarladığı lahana sarmasına ortak oluyorum.

Yolda askeri sığınaklar görüyoruz ve bunların eski Yugoslavya’dan kaldığını öğreniyoruz. Çevredeki yollar ülke parçalanınca eskisi gibi, dar biçimde kalmış.

Ohri kentinde hem Osmanlı döneminden kalan eserler hem de ilk dönem Hristiyanlarının yaptığı kiliseler hala ayakta. En meşhur kiliselerden biri St . Naum. Duvar süslemeleri ve çevre düzenlemesi ile dikkat çekiyor.


RESNELİ NİYAZİ BEY

Resne, Ohri’ye yakın bir yerleşim alanı. Adı bilinen ama hikayesini az kişinin bildiği Kolağası Niyazi Bey’in Resne’deki konağına da uğradık. Şimdi bir kültür merkezi olarak yaşayan bu konak, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin tanıklığını yapmış bir bina. Niyazi Bey’in hikayesi ise uzun ve karışık. Adına marş yazılmış bir hürriyet kahramanı olarak da anılabilir, padişahına başkaldırmış bir subay da. 31 Mart ayaklanmasını bastıran ekipte yer alan Niyazi bey, günlük konuşmamıza nereden geldiği pek bilinmeyen 2 deyim de bırakmış… Dağa çıktığı zaman beslediği geyikle İstanbul’a gelmiş ve ilgi çekmiş, “geyik muhabbeti” deyimi buradan geliyormuş. Neden olduğu bilinmeyen bir kavgayı ayırmak isterken yankesici olduğu varsayılan bir tarafından öldürüldüğü için de “Ne şehittir ne gazi, hiç yoluna gitti Niyazi” deyişi halk arasında yerleşmiştir.

VE DÜĞÜN

Manastır’da geçirdiğim günlerde kendimi bir belgeselin içinde hissettim adeta. Genç dostlarım Milan ve Ana’nın düğünleri de bunu pekiştirdi. Onlara Türk geleneklerine göre altın takı taktım, kahve ve el yapımı fincan takımı götürdüm. Ayrıca Türkiye’den götürdüğüm güllü lokumları bütün misafirlere ikram ettim. Elele tutuşarak yapılan danslarına katıldım. Benim için en hoş olan da gelin almaya giderken gelinin ayakkabısını taşımak oldu. Düğün gün boyu sürdü. Önce damadın evinde müzik ve yemek, ardından gelinin evinde yine yiyecek ikramı ve müzik, sonra kilise ve en son da akşam yemeği ve bol bol dans. Akşam düğün yemeğinde masamızda İngiltere, İsveç, Karadağ, Slovenya ve Türkiye olmak üzere 5 ülkeden arkadaşlar bir aradaydık. Eşim Birleşmiş Milletler Masası gibi diyerek bizi güldürdü. Orkestra da Türkiye’den misafir olduğumu öğrenince benim için “Gül döktüm yollarına “ şarkısını çalıp söyledi. Tabii ben de onlara eşlik ettim.









PELİSTER DAĞI

Makedonya coğrafyasının önemli bir parçası da kış sporlarının ve tatilinin yapıldığı Pelister dağı. Sadece o bölgede bulunan çam ormanı burayı ve havasını özel kılan bitki yapısı. Dağda yaptığımız yürüyüşte akciğerlerimde oksijen depolamış hissine kapıldım.

Son günümüzde bize evde yapılan içkiler hediye ediliyor. Biz de birkaç anı eşyası satın alıyoruz. Koleksiyonuma, üstünde Ohri, Nuam kilisesi, Manastır Askeri İdadisi’nin fotoğrafları olan fincanlar ekliyorum.

Başta da dedim ya benim de eşimin de aile kökenlerimiz Balkanlar değil ama bu Makedonya gezisi çok hoşumuza gitti. Sanki dede topraklarımıza ziyaret yapmış gibi olduk.  

  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner87

banner86

banner85

banner84

banner83

banner82