Öne Çıkanlar Proje bazlı teşvikler Av. Ferhan Arıkan Turkcell Genel Müdürü Kaan Terzioğlu Arçelik Üretim Koordinatörü Alp Karahasanoğlu Eximbank Genel Müdürü Adnan Yıldırım

“Dünyada büyük ekonomik dönüşüm yaşanıyor”

GİRAY DUDA

Türkiye’de on yıllardır ekonomi üzerine dikkat çeken görüşlerini gazete ve dergilerde açıklayan, yıllarca çok izlenen televizyon programlarında güncel ekonomi hakkında bilgiler veren ve tartışmalar yapan Bilgi Üniversitesi’nin kurucularından, İşletme Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Asaf Savaş Akat’la dünya ve Türkiye ekonomisini genel hatlarıyla ele alan bir söyleşi yaptık. Prof. Akat, bir geçiş dönemi olarak nitelediği global jeopolitik ortama göre dünya, Avrupa ve Türkiye ekonomisinin çok da kötü olmadığı düşüncesinde. Prof. Akat’a Global Sanayici adına sorduğumuz sorular ve aldığımız yanıtlar şöyle:

- Sayın Asaf Savaş Akat, konuşmamıza dünya ve tabii ki ABD ekonomisinden başlamak istiyorum. Son dönemde jeopolitik gelişmeler dünya çapında da her şeye damgasını vurdu. ABD Başkanı Donald Trump yaptıklarıyla kendi ülkesini ve ABD’yi şaşırtıyor. Kuzey Kore’nin başkanı nükleer silahlarla oynuyor, bütün dünyayı diken üstünde tutuyor. Avrupa’da bağımsızlık isteyenler ortalığı karıştırıyor. Avrupa Birliği‘nin geleceği tartışılıyor. Avrupa ülkelerinin seçimlerinde ırkçıların başarıları kaygı yaratıyor. Galiba son 30-40 yılın en karışık tablosuyla karşı karşıyayız. Siz, dünyaya baktığınızda nasıl bir manzara görüyorsunuz?

- Bir dönemin yavaş yavaş bittiğini görüyoruz. Nasıl biteceğini ise bilmiyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında soğuk savaşla başlayan bir Amerikan hegemonyası vardı. ABD’nin düzen koyucusu olduğu bir dönem yaşandı. Bu dönem yaklaşık 45 – 50 yıl sürdü. Ama Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu eski rejimin bir anlamda halısı altından çekilmiş oldu. Örneğin Sovyetler dağılınca ‘NATO ne işe yarayacak?’ sorusu haklı olarak sorulmaya başlandı.

Öte yandan Çin’in büyük yükselişini herkes izliyor. Milli gelir olarak baktığınızda Çin’in birinci sıraya geçtiğini görüyoruz. Hindistan da çok hızla yükseliyor. Bunlar önemli gelişmeler.

İZOLASYONİZM GÜÇLENİYOR

Böyle yeni şartlara geçiş dönemlerinde işler genellikle düzgün, intizamlı cereyan etmez. Beklenmedik, sürpriz olaylar olur. Bunlardan bir tanesi de özellikle Trump’la birlikte iyice belirginlik kazanan ve Amerika’da eskiden beri var olan, izolasyonizm dedikleri, yani Amerika’nın kendi içine odaklanması geri kalanın ülkelerin de başlarının çaresine bakması şeklinde özetlenebilecek akımın tekrar güçlenmeye başlamasıdır. İlle bu anlama gelir demiyorum ama kesinlikle Amerika’nın dünya hegemonu rolünü benimsemediği ortaya yavaş yavaş çıkıyor. Amerika’nın böyle bir rolden zararlı çıktığını düşünenlerin güçlendiğini görüyoruz.

Çin'in yükselişiyle beraber küreselleşmenin Amerika’nın aleyhine işlediği, özellikle orta vasıflı Amerikalıların iyi gelir elde etmelerine olanak verecek iş bulmakta zorlanmaları iç içe geçen olaylardır.

AVRUPA’NIN DERDİ SİYASİ BÜTÜNLEŞME

- Avrupa’nın gündemindeki sorunlar, ABD’ninkilerden biraz değişik gibi görünüyor değil mi?

Diğer yandan Avrupa’nın bir bütünleşme sorunu var. Evet, bir Tek Pazar kuruldu. Ama belli bir noktadan sonra o Tek Pazar’ın ilerisine geçilmesi için belli bir siyasi bütünleşmenin de beraber gelmesi lazım. Avrupa toplumlarının bir bölümü buna razı değil ve hazır değil.

Çünkü farklı siyasi serüvenlerden geliyorlar. Örneğin Polonya’nın, Fransa’nın veya İspanya’nın siyasi geçmişleri birbirlerinden çok farklı. İşte bu nedenle sürekli sürprizlerle karşılaşıyoruz. Sanayi toplumunun ve demokrasinin beşiği dediğimiz İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alınıyor. Böyle garip süreçler ilerliyor. Dediğim gibi bunları bir anlamda normal görmek lazım.

Küresel ekonomi açısından çok önemli başka konular da var. Örneğin, az konuşulan ama herkesin kafasının bir köşesinde yer alan dünya rezerv para sisteminin geleceği konusudur. Neticede Amerikanın siyasi-askeri hegemonyasının ekonomiye önemli izdüşümlerinden birisi doların dünyanın rezerv parası olmasıdır. Onun Amerika’ya sağladığı avantajlar vardı. Aynı zamanda Amerika açısından olumsuz etkileri de vardı.

BELİRSİZLİK DÜNYASI VAR

Bundan sonra ne olacak, nasıl bir sistem kurulacak? Küreselleşmenin son 30 – 40 yılda yarattığı muazzam üretim kapasitesinin üreteceği mal ve hizmetlere alıcı bulma sorunu ortaya çıktı. Özellikle büyük üreticilerden bir bölümünün malı üretmeye razı ama ürettiklerini kendilerinin almasına razı olmamaları, yani büyük dış fazlalar vermelerinin getirdiği dengesizlikler de eklenince ortaya bir belirsizlik, bilinmezlik dünyası çıkıyor.

Biz bu konuşmayı yaptığımız sırada, ABD Merkez Bankası’na bir şahinin geleceği kesinleşti ama hangi şahinin geleceği bilinmiyor. Merkez Bankacılığına bakışta, özellikle kriz sonrasına hakim olan eski pragmatik yaklaşımın yerine biraz daha eski usul, ideolojik yaklaşımın hakim olduğu bir döneme geçme ihtimalimiz var.

Tabii gelişmiş ülkeler açısından baktığımızda, farklı bölgelerin farklı etkilenmesi çok doğaldır. Üstüne, bu geçiş dönemine denk gelen, belki rastlantısal da denebilir ama sanayi devrimi kadar önemli bir teknolojik patlamanın söz konusu olduğu görülüyor. En önemlileri yapay zeka ve robotlardır. Bunların istihdama ve gelir dağılımına nasıl etki yapacağını şu anda tam göremiyoruz. Şu anda giderek kötüleşen gelir dağılımını teknolojik gelişmeler büsbütün hızlandıracak mı, istihdam edilen kesimde yeni işsizliklere neden olacak mı bilemiyoruz. Bütün bunları topladığımızda, dünya ekonomisine hakim olan sadece jeopolitik değil; o jeopolitiğin kısmen izdüşümü kısmen nedeni olan büyük bir ekonomik dönüşüm yaşanıyor. Dönüşüm çapı tabii belirsizliği artırıyor.

SANAYİ DEVRİMİ NE GETİRECEK?

- Robotlu, yapay zekalı yeni sanayi devrimi sonrasında ortaya çok büyük bir işsizlik çıkabileceği görüşleri var. Siz katılıyor musunuz?

- Onu da kesin olarak bilmiyoruz; öngörmek gerçekten de çok zor. Geçmişte de büyük teknolojik dönüşümlerden sonra çok büyük işsizlik doğacağı korkuları olmuştu. Ama bunun gerçekleşmediğini biliyoruz. Elektriğin, buhar makinesinin vs. bulunması gibi sayısız gelişme sonrasında işsizliğin artmasını tam tersine verimliliğin ve istihdamın arttığını gördük. Teknoloji, kişi başına gelirde çok etkileyici artışlar olmasına imkan verdi. Bugün de bunun sonucunun ne olacağını bilmiyoruz.

PAZARLAR DARALIYOR

Ama uyum sağlama dönemi farklı olabilir. Bir yerden bir yere giderken, yolun kendisi de önemlidir. Varılan yer çok iyi olsa da, gidiş çok çetrefilli, çok çetin, çok sancılı olabilir. Oradaki sorun uyum dönemidir. Yeni sistem, piyasa ekonomileri açısından bir çeşit test olacak. Piyasa ekonomileri hep artan nüfus ve büyüyen pazar üzerine inşa edildi. Şimdi dünyanın bir çok yerinde nüfusun azalmaya başlaması durumu ile karşı karşıyayız. Daralan bir pazarda kapitalist bir ekonomi nasıl yaşar, o da bilinmiyor.

Mesela Japonya şu sıralarda pek çok ilki yaşıyor. İlk kez Japonya’da olduğunda bir çok kişi dikkate almıyor ama arkasından aynısını Amerika’da yaşanabiliyor. Onlar da çok büyük bir finansal kriz yaşadılar. Japonlar 2008 finansal krizinden sonra kendilerini bir türlü toparlayamadı. Şimdi nüfusu gittikçe azalan bir Japonya var. Bir türlü büyümüyor. Milli gelirde artış söz konusu değil.

Ülkeler bu dönüşümden farklı farklı etkilenecekler. Mesela doğal kaynak zengini ülkelerin, hammadde ihracatçısı ülkelerin etkilenmesi büyük ölçüde doğal kaynak fiyatı üzerinden oluyor. Gelişmiş ülkelerin bu süreçten etkilenmeleri, esas itibariyle iç pazardaki sorunlardan oluyor. İhracatla büyüyen orta gelirli ülkelerde ihracat pazarları önem kazanıyor. Örneğin Çin veya Vietnam için böyle. Başka orta gelirli ülkelerde finansman olanakları öne çıkıyor. Farklı farklı konjonktürler düşünmek lazım.

Jeopolitik gelişmeler de her ülkeye aynı etkiyi yapmıyor. Örneğin Orta Doğu ülkelerindeki gelişmelerin Çin’e etkisiyle Türkiye’ye etkisi çok farklı. Kuzey Kore’de yaşananların Japonya’ya etkisi ile bize etkisi çok farklı. Latin Amerika’da farklı bir konjonktür var. Gerçekten çok ilginç bir dönemde yaşıyoruz.

ÜLKELER ARASINDAKİ FARK NE OLACAK?

- Bu arada sanayi devrimi konusuna biraz değinelim. 4. Sanayi Devrimi, Almanya merkezli ve onların büyük teknoloji firmaları tarafından her bölgeye, ülkeye empoze ediliyor. Sanayi Devrimi sıralamasında Türkiye’nin 2 – 2.5 gibi bir yerde olduğu düşüncesi hakim bir çok uzmanda. Kimi ülkelerde 4. Sanayi Devrimi aşamasına geçilirken kimilerinin bu sıranın çok gerisinde olması, önümüzdeki dönemde dünya ekonomisinde yeni dengesizlikler, adaletsizlikler ortaya çıkarır mı?

- Burada iki farklı tefsir görüyoruz. Bunlardan bir tanesi, yeni teknolojinin insana yatırımla, yani iyi yetişmiş kadrolarla mümkün olacağını düşünüyor. Diğer unsurlar da eklenince, köklü gelişmiş ülkelerin belki bir bölümünün, yani bundan 100 yıl önce de gelişmiş durumda olan ülkelerin, geri kalanlarla arayı tekrar açmasına yol açacağı biçiminde. Bu, bizim gibi ülkeler açısından karamsar bir tefsir.

Bizim açımızdan iyimser bir tefsir de var. O da diyor ki, 1917 yılındaki Türkiye ile İngiltere, Çin’le Amerika arasındaki teknolojik uçurum bugüne göre çok daha fazlaydı. Tam tersine, yeni teknolojiler, ağırlık insanda olduğu için bu ülkelere yeni teknolojik devrimin içinde olma imkanı veriyor. Hindistan’ın bilgi yoğun teknolojilerde aldığı yol, Çin’in de sanayide aldığı yol buna örnek gösteriliyor. Dolayısıyla a priori bir şey söylemek zor. Biraz açayım. Bütün dünya ülkeleri ille yeni teknolojinin üretimine katılacaklar anlamına gelmiyor. Kimi az, kimi çok katılır, bazıları hiç katılamaz. Ama bir bölümünün katılacağı kesin. Daha önceki sanayi devriminden önemli bir farkı bu.

Türkiye bile, bazı sektörlerde kendine göre rekabet eden firmalar oluşturmaya başladı. Tabii devlet desteği de geldi. Ama bazı ülkeler tamamen bunun dışında kalabilir. Siyasi yapısı itibariyle çok sorunlu olan ülkeler, örneğin Afrika ülkeleri hemen akla geliyor. Ağır sosyal sorunları nedeniyle buna girememe ihtimalleri yüksek. Belki Venezuela gibi, siyasi nedenlerle ekonomisinde çok ciddi kopuş olan ülkeler de dışarıda kalabilir. Herkes katılmayabilir ama unutmamak gerekir ki dünya nüfusunun hala üçte biri iki ülkede, Çin ve Hindistan’da. Çin’in yeni teknolojilerde başa güreşebileceği ihtimali konuşuluyor. O açıdan iki tefsirden hangisi daha gerçekçi derseniz ben ikinci tefsiri daha gerçekçi buluyorum.

TÜRKİYE DÜNYA LİGİNDE YOK

- Peki, bu tabloda Türkiye’nin yeri neresidir?

Türkiye bu noktada ilginç bir yerde. Çünkü hiç şüphesiz kişi başına gelir açısından, çalışan başına verimlilik açısından baktığımızda Çin’den daha iyi bir yerde. Buna karşılık, sanayi gelişmesi çeşitli nedenlerle arzulananın altında kalmış bir ülke. Yani en azından şunu söyleyebiliyoruz. Türkiye, bu büyüklükte ve bu gelişmişlik düzeyinde bir ülkenin sahip olması gereken küresel lider firmalardan çok az sayıda üretebildi. Yeni teknoloji deyince Almanya’da, Çin’de, Hindistan’da önde gelen firmaları sayıyoruz. Türkiye’nin bu alanda bir sorunu olduğu hemen gözüküyor.

Ben genellikle futbolla bir benzetme yaparım. Türkiye 80 milyon nüfusuyla Avrupa’nın en büyük futbol potansiyeli olan pazarlarından biri. Ama hepimiz biliyoruz ki Avrupa’nın ilk sekizine takım sokamıyoruz. Kırkyılda bir giren oluyor ama orada tutunamıyor. Halbuki bakıyoruz az sayıda ülke bu ilk 8’e, ilk 16’ye sürekli bir iki takım sokuyorlar. İlk dörde sürekli takım sokan ülkeler var.

Aynı şeyi ekonomiye de uyarlayabiliriz. Türkiye dünya çapında bir tekstil ülkesi. Ancak, ilk dört tekstil firması deyince bizimkiler onun içinde olmuyor. Burada Türkiye’nin bir zafiyetinin olduğu görülüyor. Hiç küresel şampiyon adayımız yok değil. Ar-Ge, pazar payı ve üretimleriyle kimi şirketlerimizin Şampiyonlar Ligi düzeyine girdiklerini veya yaklaştıklarını görüyoruz. Başka sektörlerde, çok uluslu şirketlerin de Türkiye’de önemli bilgi ağırlıklı aktiviteyi arttırdığını biliyoruz. Bu otomotivde iyice belirginlik kazanmaya başladı. Bir takım modeller Türkiye’de geliştiriliyor. Türkiye’den dışarıya know how satışı söz konusu oluyor. Yani Türkiye’nin yeri, nerede olduğu çok belli değil.

İlginç bir şey, dijital ürünlerde kullanılan parçaların üretiminde Türkiye tamamen devre dışı kaldı. Bilgisayar, cep telefonu gibi ürünlerin parçaları nerede üretiliyor diye baktığımızda ağırlığın büyük ölçüde ABD, Avrupa ve Uzak Doğu’da olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin orada çok büyük bir dış açığı var.

Ama bu arada Türkiye, hükümetin büyük desteğiyle savunma sanayiinde ciddi teknolojik atılım yaptı. İnsansız hava araçları, roketler, hafif deniz savaş gemileri gibi önemli ürünler ortaya konuyor.

HATA YAPMAMALIYIZ

- Savunma sanayiinin iki önemli özelliği var. Birincisi yüksek, ileri teknoloji kullanmak zorunda. İkincisi, çeşitli çaptaki sanayi kuruluşlarını, KOBİ’leri de işin içine çekerek üretim yapmalarını sağlıyor. Son dönemde buna ilişkin faydalı mevzuat değişiklikleri yapıldı.

- Tabii, savunma sanayii teknoloji yoğunluklu bir sektör. Savunma sanayiinde mükemmellik, kalite zorunluluğu var. Buzdolabında kalite düzeyi yüzde 90 olabilir ama iş savunmaya gelince mutlaka yüzde 100 kalite aranıyor.

Bunlara örnek olarak verdim. Yeni teknolojik devrim, Türkiye’yi aşılması kolay olmayan bir yola sokuyor. Orada çok da kötü pozisyonda olmadığımızı kabul etmek lazım. Ama bu aşamayı düzgün biçimde geçeceğimizin garantisi olmadığını da bilmeliyiz. Yani hata yaparsak da kritik bir fırsatı kaçırmış oluruz. Onu iyi görmemiz lazım.

AVRUPA O KADAR ZENGİN Kİ…

- Şimdi Avrupa’ya geçelim. Avrupa, pek çok sektör açısından Türkiye’deki üretici ve ihracatçılar için büyük ve zengin bir Pazar. Kimi sıkıntılar yaşadı ama bunu aşmak için çok ağır hareket ediyor bir izlenim var herkeste. Nasıl bakıyorsunuz Avrupa ekonomisine?

- Toprağı bol olsun, ünlü ekonomist Rudiger Dornbusch’un bir sözü vardı Almanlar için: değişime ihtiyaçları var ama çok da zengin oldukları için bunu hissetmeleri gerekmiyor. Avrupa’nın sorunları var ama zenginliğin getirdiği bir rahatlık içindeler. Orada hiçbir şeyin aciliyeti olmadığını söyleyebiliriz.

Avrupa ekonomisi şu anda o kadar kötü gitmiyor, onu görmek lazım. Yavaş yavaş, Almanların zorlamasıyla pahalı bir bedel ödenerek, bir toparlanma başladı. Yunanistan, Türkiye’den kaçan turistlerin de katkılarıyla kamu maliyesini dengeye getirmeye başladı. İspanya önemli bir ihracat ve sanayi atağı yaptı. Almanya’nın zaten fazla sorunu yoktu. Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un reformları istenen sonuçları vermese de genelde olumlu bir hava yarattığı biliniyor. Yani Avrupa’da çarklar belli bir hızla dönüyor. Konjonktür de lehlerine olduğuna göre Avrupa ekonomisinin kötü durumda olduğunu söyleyemeyiz. Bakıyorum büyüme hızına, Avrupa’nın nüfus artışı Amerika’dan düşük olduğu için milli gelir büyüme hızları fazla bir şey demek değil. Ama üç aşağı beş yukarı kişi başına gelir artışında, Amerika ile muadil bir patikaya oturmuş durumda. Kısa dönemde de bunun devam edeceğini düşünmek lazım.

ALMANYA-FRANSA İŞBİRLİĞİ YAPMALI

Siyasi sorunlar tabii ki ayrı. Avrupa’da ekonomik entegrasyon bir yere geldi. Tek paraya da geçildi. Ama bunun gerektirdiği başka şeyler var. Dengesizliklerin ortadan kaldırılması, ağır maliyetler getiren yöntemlerle oluyor. Politik entegrasyonu, bu maliyeti düşürecek biçimde yeniden tasarlamak lazım. O yönde Avrupalıların iradesi yok gibi görünüyor: Ancak, diğer yandan bu tip olaylarda liderlik son derecede önemlidir. Tekrar bir Almanya-Fransa anlaşmasının, birinin politik diğerinin ekonomik gücüyle Avrupa’da entegrasyonun, bütünleşmenin biraz daha derinleşmesi yolunda yeni bir dinamizm getirilmesi pekala söz konusu olabilir.

Kısa dönemde iki eğilim dikkat çekiyor. Birincisi, Avrupa Brexit’de veya Barcelona’da gördüğümüz gibi dağılmaya karşı sert bir tavır koyuyor. İkincisi, yükselen ırkçılık konusunda ne olacağı belli değil. Fransa biraz umut verdi. Seçkinlerin toplumla yeniden diyalog kurarak bunu bir yere götürebileceğinin işareti geldi. Ama bu tek başına anlamlı mı, sonucun ne olacağını bilmiyoruz. Avrupa’da popülist ırkçı akımların güçlenmesi halinde, bu akımlar doğal olarak Avrupa Birliği’nin derinleşmesine karşı çıkacakları için projeyi olumsuz etkileyecektir. Netice olarak Avrupa’da ekonomi iyi gidiyor. Milli devletlerin dağılmasına, AB’den ayrılmalara sert biçimde karşı çıkılıyor. Ama yükselen popülist ırkçı akımlara karşı ne yapılacağı konusunda hala bir soru işareti var.

EKONOMİ OLUMSUZ ETKİLENİYOR

- Türkiye’ye gelelim isterseniz. Türkiye’nin güney doğusu çok uzun yıllar boyunca düzelmeyecekmiş kadar karışık gözüküyor. Bu çalkantılı jeopolitik ortamın Türkiye ekonomisine etkisi ne olur?

- Tabii ki bu ortam Türkiye ekonomisine olumsuz etki yapıyor. Suriye, Türkiye’nin en çok ticaret yaptığı ülkelerden birisi olma yoluna gidiyordu. Bu da doğal bir şey; Almanya’nın en büyük ticari partneri komşularıdır. Türkiye ile İran arasındaki o duvar bizi aldatmasın. Geçmişte demir perde döneminde Sovyetler Birliği ve Bulgaristan ile de ekonomik ilişkilerimiz çok kısıtlı kalıyordu. Bugün sadece Türkiye’nin kendi koyduğu Ermenistan’la ticaret kısıntısı var. Komşuluk, dış ticarette son derecede önemli ve belirleyicidir. Son derece doğal olarak komşular çok ticaret yapar.

SORUNLARIN KAYNAĞI ÇEŞİTLİ

- Irak’la olan ticaretimiz bir yıl önce 730 milyon dolar düzeyine kadar çıkmış iken bu karışıklığın etkisiyle şimdi 500 milyon dolara doğru geriledi.

- Irak hem büyük hem doğal kaynak zengini ülke; Türkiye ise çeşitlenmiş bir sanayi ülkesi. Bu durumda Türkiye’ye petrol satıp karşılığında sanayi ürünleri alıyorlardı. Aynı ticaretin İran’la olması da gerekirdi. Ama İran’da başka şeyler yaşandı. Onlar ithal ikamesi uygulayarak benzer ürünleri kendileri üretmeye çalışıyorlar.

Doğrusu jeopolitik ortamın, Türkiye ekonomisinin sorunlarındaki payının da o kadar çok olduğunu düşünmüyorum. Bu sorunların büyük bir kısmının da kendimizden kaynaklandığı düşüncesindeyim. Rus turistlerin 2016 yılında aniden Türkiye’den uzaklaşmasının Orta Doğu ile bir ilgisi yok. Avrupa ile ilişkilerimiz kötüleşince Avrupa’dan gelen turistlerde gözle görülen azalma oldu. Turizm sektöründen örnek veriyorum çünkü turizm Türkiye için çok önemli bir sektördür. Turizm, iç ve dış politik ve jeopolitik gelişmelerden en çok olumsuz etkilenen sektörlerden birisidir. Bu sorunlar da devam edecekmiş gibi görünüyor.

Dış politika ile ilgili bir şeyler söyleyecek olursak, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve Sovyet tehdidinin bitmesinden sonra Türkiye’nin soğuk savaştaki rolü sona erdi. Türkiye’nin ondan sonra kendisine bu yeni dönemde nasıl bir ittifaklar ve ilişkiler kuracağını araması normaldi. Avrupa güvenlik şemsiyesi içinde kalması iyi bir seçimdi. Nitekim, AB’ye tam üyelik girişimleri bizi oraya götürüyordu. Fakat daha sonraki gelişmeler, Avrupa’nın Türkiye’nin projesine onay vermemesi ve Türkiye’nin Avrupa projesinin değişmesi, yani iki unsurun etkisiyle Türkiye’nin bir boşlukta kaldığını görüyoruz. Böyle dönemler hata yapmaya çok müsait dönemlerdir.

Netice olarak bir siyasi gücün bölgesel ya da global düzeyde ifade edilebilmesi, ancak bir dizi ekonomik koşulun varlığı durumunda mümkündür. Biri dış dengesizlik yani dış açık; güçlendirici değil zayıflatıcı etki yapar. Halbuki Türkiye’nin önemli bir dış açığı var. Yerli enerji kaynaklarının yetersiz kalması da Türkiye’nin elini zayıflatıyor. Türkiye’nin arzuladığı güçle fiilen var olan gücü arasında bir dengesizlik olduğunu unutmamak lazım. Dolayısı ile, Türkiye’nin jeopolitik, siyasi, askeri arzularını devreye sokması, kısa dönemde ekonomiye ek külfetler gelmesini zorunlu kılacaktır.

Eğer böyle bir güç olacaksanız tabii ki savunmaya daha çok para harcayacaksınız. Yani ya vergi koyacaksınız, ya diğer harcamalarınızı azaltacaksınız yada daha fazla borç alacaksınız. Hükümet seçim döneminde diğer harcamaları kısmak istemiyor. Ek borçlanmanın mali kırılganlık yaratmasından korkuyor. Gene seçimler yüzünden vergi artışlarında zorlanıyor. Zor tercihlerle karşı karşıya velhasıl. Bana bunlar şaşırtıcı gelmiyor. Her şeyin bir bedeli var.

BÜYÜME ORANI BİZİ ŞAŞIRTTI

- Son olarak Türkiye’nin önümüzdeki döneme ilişkin belli başlı göstergeleri olan büyüme, enflasyon, döviz gibi veriler hakkında tahminlerinizi almak istiyorum.

- Ekonomik tahminler yapmakta çeşitli zorluklar var. 2016’da bunu gördük. Bakın 2016 tahminlerine, Dünya Bankası, IMF ve piyasaların beklediği büyüme yüzde 3 dolayındaydı. Hiçbirisinin tahmini tutmadı. Sürekli revize ettiler. Şimdi yüzde 5’lerden 6’lardan söz ediliyor.

Bununla ilgili olarak tahminciler karamsardı veya komplocuydu diye düşünmemek lazım. Ortada bir zorluk vardı. Ben o tahminleri ciddiye almamıştım ama doğrusu yüzde 5 – 6’nın sözünü etmekten de korkmuştum. Her halükarda 4’ü geçer demekle yetindim.

TÜRKİYE İÇİN TAHMİN YAPMAK ZOR

Keza kurla ilgili tahminlere geçersek, yıl içinde ne kadar çok dalgalandığını hatırlayalım. Yıl başında, yıl sonu için 3.90 denildi; ama sonra 3.30’lara inildi. Hatta 3’e kadar düşürenler bile oldu. Bunlar bize sorunları gösteriyor. Şu anda profesyonel iktisatçılar Türkiye ekonomisini anlamakta ve tabii ki tahminde bulunmakta zorlanıyorlar.

Bazı objektif gelişmeler de var. Mesela yeni milli gelir serisi. Bu seriye kimse alışamadı daha. TÜİK’in de tam alıştığı kanaatinde değilim. Yeni seri kimi yenilikler getirdi. Avrupa İstatistik Birliği’nin (EUROSTAT) bizim seri için hazırladığı el kitapçığı 650 sayfa. Yani bunu uygulamanın o kadar kolay olmadığı buradan da görülüyor.

Ama görünen şu ki 2017’de ekonomik faaliyet canlı geçti. Hükümetin Kredi Garanti Fonu kapsamındaki kredileri de canlılığa katkı sağladı. Avrupa’ya mal ihracatı arttı. Rus turistlerin son anda Türkiye’ye gelmeleri de sektörü ve büyümeyi besledi.

BÜYÜME ENFLASYONU YÜKSELTTİ

- Enflasyon yılbaşındaki tahminlerin üstünde seyrediyor. Merkez Bankası da enflasyon hedefini yukarı yönlü düzeltti.

Enflasyon tahminleri, genelde karamsarların beklediği yönde çıktı. O da normal. Onlar düşük büyüme ile yüksek enflasyon öngörmüşlerdi. Büyüme yüksek çıkınca enflasyon onların tahminlerine yaklaştı.

Dış dengede belirgin bir değişiklik yok. Özellikle altın ve enerji dışı cari işlemler dengesine baktığımızda, turizmin yarattığı kara deliğin kapanması ile birlikte düzelmesinin devam ettiğini görüyoruz. Orada fazla sorun gözükmüyor.

Geçen sene Orta Vadeli Programdaki kur tahminleri aşırı iyimserdi. Bunu herkes biliyordu. 2014 – 2015 yılından bu yana reel kura baktığımızda, TL’ye değerli demenin artık uygun olmadığı, dengeye yakın bir yerde durduğu görülüyor. Düşük değerli de değil. Denge kuru ne demekse onu da bilmiyoruz ama sonuçta TL’nin aşırı değerli olmadığı kesindir.

TL YENİDEN DEĞERLENMEZ

- Birkaç yıl öncesinde olduğu gibi TL’nin değerli olduğu günlere dönme ihtimali var mı?

- Sözünü ettiğimiz siyasi ve jeopolitik konjonktürde, TL’nin yeniden değer kazanması ihtimali bana çok düşük geliyor. Şunu iyi anlamak lazım. Ne Hükümetin elinde böyle bir imkan var, ne de böyle bir arzusu var. Bir taraftan bağımsız dış politika, bir taraftan büyüyen dış açık çelişkili hedeflerdir. Dış politikada dünyaya kafa tutmanızın sonucu dış açığınızı kapatmanızdır. Dış açığınızı kapatacaksanız da TL’nin değer kaybetmesi lazım. Açık seçik ortada.

Dövizde ne ve nasıl oldu? 2015 sonbaharında TL’de sert bir değer kaybı yaşandı. Sonrasında 2016 sonlarına kadar kur yatay seyretti. 2016 sonunda tekrar yukarıya yöneldi. 2017’nin geri kalanında yeniden yatay seyre döndü. Şimdi yeniden tırmanacak. Ama ortalama kura, reel kura baktığınızda, reel kurun gelmiş olduğu yerin çok yüksek olmadığı belli. Tabii kısa dönemde hızlı dalgalanmalar olabilir.

SANAYİ İÇİN OLUMLU

Bu durum tabii sanayi sektörü için iyi haberdir. İki bakımdan iyi haberdir. Birincisi, ihracat yapanlar için ihracat karlı olmaya devam edecektir. İkincisi, ihracat yapmayanlar bile eğer ürettikleri malın ithalatı varsa bunlarla daha iyi rekabet edeceklerdir. Dolayısıyla ithal ürün pazarından pay kapmaları söz konusu olacaktır. Sonuçta sanayi sektörüne geçmişte yapılmış olan büyük haksızlığın bir çeşit telafi edilmesi anlamına geliyor. Zaten imalat sanayiine çeşitli destek ve teşviklerin verildiğini, böyle bir politika izlendiğini görüyoruz. Rekabetçi kur bunların en önemlisidir.

YAVAŞLAR AMA FREN YAPMAZ

- Ekonomistleri ilk tahminleri açısından şaşırtan, herkesi sevindiren büyüme oranlarının devam edeceğini düşünüyor musunuz?

- Büyümenin çok yavaşlayacağını tahmin etmiyorum. Türkiye ekonomisinin belli bir hareketi var şu anda. Bu hareketin yavaşlayarak da olsa devam edeceğini düşünmek lazım. 2016’da belki yüzde 6 – 6.5 gibi bir büyüme çıkabilir. Önümüzdeki dönem büyüme bir miktar yavaşlar ama sert bir fren yapacağını düşünmüyorum. Ne kadar yavaşlayacağını kestirmek de şu anda bence zor.

Bu koşullarda iç talepteki büyümenin yavaşlayacağını düşünürsek, enflasyon üzerinde daha çok maliyet baskısı olacak demektir. Bu da enflasyonun, Türkiye için olağan hale gelen yüzde 8 - 9 dolaylarında sıkışması demektir.

GAYRİMENKULDE YORGUNLUK BELİRTİLERİ

İlginç bir durum da uzun süredir ne olacağı tartışılan konut, daha doğrusu gayrimenkul piyasasında yaşanıyor. Bir süredir oradan yorulma, nefessiz kalma işaretleri geliyor. Bu sektörde asıl olarak şişme gayrimenkul fiyatlarında değil arsa fiyatlarında oluşmuştu. Maliyetin önemli kısmını arsa maliyeti oluşturuyordu. Yoksa inşaat maliyetleri o kadar yüksek değil. İnşaat maliyet artışları enflasyonun biraz üstünde duruyor. Konut fiyatlarını artıran kalem arsa fiyatlarındaki artıştı. Orada giderek sıkıntı olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla konut fiyatlarında bir balon ihtimali güçleniyor.

Bu bağlamda, yıllık kira enflasyonuna baktığımızda aşağı doğru eğilim görülüyor. Konut fiyatları endeksinde de aşağı doğru eğilim var. Yıllardır tartıştığımız gibi konut fiyatlarında bir balon var mı, patlayacak mı sorunun cevabını bilmediğimizi düşünüyorum. Yıllardır balon var patlayacak diyenler bugüne kadar yanıldılar. Ama durmadan ‘balon var, patlayacak’ derseniz, eninde sonunda, doğruyu gösteren bozuk saat gibi bir kere patladığını görürsünüz. Ama bu yıl olur mu yoksa başka zaman mı olur bilmem.

Kritik nokta şudur. Dikkatle izlenmesi gerekiyor. Gayrimenkul fiyat artışının yavaşlaması başka şeydir, gayrimenkul fiyatlarının düşmeye başlaması başka şeydir. Her şeye rağmen ortalama yüzde 10 enflasyon olan bir ülkede gayrimenkul fiyatları sabit bile kalsa, bu, konut yatırımcısının yüzde 10 zarar etmesi demektir. Fiyat yüzde 5 düşerse, reel kaybı yüzde 15’e tırmanır. Ancak, fiyat düşüşünün psikolojik etkisi ağırdır. Türkiye buna alışık değildir. Yatırım amaçlı gayrimenkul talebinin piyasadan çekilmesi ve/veya çıkması halinde ders dinamik sektörü çok hırpalar. O yönde bir işaret görmüyorum ama hepimizin en zor tahmin edebildiği sektörlerden birisidir. Tekrar edeyim, yakın geçmişte hep iyimser olanlar haklı çıktı.

- Son olarak, size, Türkiye ekonomisi açısından risk olup olmadığını sormak istiyorum.

- Hayatta daima risk vardır; özellikle Türkiye’de. Yukarıda dolaylı değindik. Türkiye, bir dizi tahditten dolayı dış açığını düşürmek istiyor. Bu, kurun yukarı doğru gitmesini zorluyor. Başka nedenlerle hızlı büyümesini sürdürmek istiyor. Bu da enflasyona yukarı doğru ivme veriyor. Biz, bunu 80 – 90’lı yıllarda yaşadık. Hızla kısır döngüye dönüşebilir. Kur yükselir ve bu nedenle ücretlerde, gelirlerde artış yaşanır. Bu artıştan dolayı enflasyon artar. Enflasyon artınca kur yeniden yükselir. Böyle devam eder gider. Benim neslim, bunun 1980’lerde başlamasını, sonra hızlanmasını ve en sonunda hikayenin nasıl bittiğini iyi biliyor.

BUGÜN ENLASYONUN NEDENLERİ FARKLI

Tabii bugünkü Türkiye o güne göre çok farklı. Finansal piyasaların derinliği, kamu maliyesinin gücü, kamu açığı ve kamu borç oranı, vs. göstergeler daha olumlu. Yani ekonomi, illa buraya gider demiyorum ama büyümeden vazgeçmeme ve 2019 seçimleri, dış açığı da bir şekilde denetim altına almak, bence bir enflasyon-kur sarmalı riskini ortaya çıkarıyor. Bu olmayabilir de ama riskin ilk işaretlerini 2017 yazından itibaren görmeye başladık. Hizmet fiyatlarında, yani kur girdi maliyeti yok denecek kadar az olan kesimlerde fiyatlama davranışları değişti. Kurla beraber fiyat artışlarına gitme eğilimi belirginleşti. Önemli çünkü bu kesimler maliyetleri arttığı için fiyatları artırmıyorlar. Karar alıcının kafasındaki kur beklentisi ve artışı destekleyen talep buldukları için fiyat artırıyorlar. Bu artık başka bir şeye tekabül ediyor. Petrol fiyatlarının veya sanayide girdi fiyatlarının artmasından kaynaklanan bir enflasyon değil bu artık. Böyle bir sorun var.

Piyasalar hala olaya eski gözlüklerle bakıyor. Örneğin bütçe disiplinine büyük önem atfediyor, onu izliyor. Hükümetin, gerek bütçede, gerek kamu borç oranında önemli marjlara sahip olduğu kanısındayım. Kamu borçlanma faizlerinde baskı oluşturacak etken kamu maliyesi değildir; siyasi etkenler, özellikle batı dünyası ile ilişkilerin bozulmasıdır. Bu da hükümetin maliye politikasını daha da zorlaştırır. Çünkü faiz yükseldikçe bütçe açığı artar. O da bir kısır döngüdür. 2000 öncesinde iyi bilinen bir durumdur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner88

banner87

banner86

banner85

banner84

banner83