Öne Çıkanlar Global Sanayici GİRAY DUDA KPMG Hilal Ünalmış Arakelyan

Faiz oranını kontrol etmeye kalkarsanız döviz uçar

GİRAY DUDA

Prof. Dr. Necip Çakır, Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı. Prof. Çakır ile güncel ekonomik gelişmeleri, Türkiye’de en üst düzeyde ve kamuoyunun gözü önünde tartışılan kur ve faiz politikalarını konuştuk. Prof. Çakır’a ‘Global Sanayici’ adına sorduğumuz sorular ve aldığımız yanıtlar şöyle :

- Sayın Necip Çakır, global krizi konuşmaktan çok yorulduk ama galiba hayat boyu konuşmaya da devam edeceğiz. Söyleşimize de dünya ekonomisinden başlayalım bu nedenle. IMF’nin bir açıklaması var. Dünyadaki ortalama büyüme bu yıl yüzde 3.6 ve gelecek yıl da 3.9 olacak, diyor. Bunlar iyi hedefler gibi gözüküyor. Siz dünyanın durumunu nasıl görüyorsunuz? Bir düzelme var mı dünya ekonomisinde?

- Ben büyük krizden bu yana çok düzelme olduğunu düşünmüyorum. Gelişmiş ülkeler, başta ABD olmak üzere Japonya, İngiltere ve Avrupa Merkez Bankası da aynı yaklaşım içindeler. Sadece para arzını artırarak ve toksik varlıkları satın alarak krizin çözüleceğini düşünmüyorum. Uygulanması gereken başka para politikası araçlarının da yürürlüğe girmesi gerekiyordu.

Avrupa ve Amerika çok ilginç bir biçimde yakalandılar. Amerika’da borç tavanı meselesi var. Maastricht kriterleri de, mali politikalar anlamında Avrupa’nın ellerini ciddi şekilde bağladı. O yüzden para politikasına yüklenmek zorunda kaldılar.   ABD’de kriz 2007 yılında başladı. 7 yıllık bir süre geride kaldı ve bu sürede çok ciddi bir iyileşme görünmüyor. Ortaya çıkan iyileşme, yine krizi yaratan finansal piyasalardan kaynaklanıyor. Doğrusu ben 7 binlerin altına inmiş Dow Jones’un 17 binlere doğru gidiyor olmasını çok riskli görüyorum. Aradaki 10 bin puanlık fark çok riskli. Bunun bir balona dönüşüp patlaması ihtimali de çok uzak değil.

GELİR DAĞILIMI ÇOK BOZULDU

Ayrıca başka bir şey daha var, maliye politikasının devreye sokulmamasının da önayak olduğu bir şey. O da şu. Son dönemlerde gelir bölüşümü, dağılımındaki adalet çok konuşulmaya başlandı. Thomas Piketty’nin “Capital” kitabı biliyorsunuz çok tartışma yarattı. Krizden çıkış gelir bölüşümünü daha da kötüleştiriyor. Zaten bu globalleşmeyle beraber, finansal sermayenin bu kadar işin içine giriyor olması gelir bölüşümünü çok bozmuştu. Onun üstüne bir de bu tür gelişmeler yaşanmaya başlayınca, asıl talebi doğuran düşük gelir gruplarının toplam gelirden aldıkları payın giderek azaldığını, bunun da dünya ekonomisi açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Yani, bir anlamda dünya ekonomisini, büyük ekonomileri dikkate alacak olursanız bizim 90’lardaki durumumuza dönmüş vaziyette. Paradan para kazanılıyor. Hem de iyi paralar kazanılıyor. Ama oturduğu yerden para kazanan insanlar gidip yatırım yapmıyorlar. Bunun  sonucunda istihdam yaratılmıyor. FED Başkanlığının diğer adayı Lawrence Summers, kullanılan robotlardan şikayet ediyordu. Çünkü robotların kullanımıyla istihdam giderek düşüyor. Dolayısıyla bunun çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum.

PARADAN PARA KAZANILDIĞI İÇİN KİMSE YATIRIMLA UĞRAŞMAZ

- Zaten tüm sıkıntılı ekonomilerdeki en büyük sorun istihdamda yaşanıyor.

- Evet. Çünkü bu politikalar istihdam yaratmaz. Paradan para kazanıldığı için kimse yatırımla uğraşmaz. Böyle bir ortamda inovasyon da çok fazla bir anlam ifade etmez. Biliyorsunuz 1990’larda biz de ‘faaliyet dışı alanlardan elde edilen gelir’ diye bir kategori yaratmıştık. Bir anlamda aynı şey şimdi gelişmiş ülkelerde gözlemlenmeye başlandı. Bu durum reel ekonomiye çok zarar verebilir. İstihdam açısından ciddi sorunlar yaratabilir. Bir talep de yaratılamadığı için, gelirin giderek az elde toplanmasının eleştirisi yapılıyor. Biliyorsunuz, iki katlı bir otobüse sığacak kadar az sayıda insanın serveti, 3.5 milyar insanın servetine eşit, deniliyor. Sonuçta bir yatırım, üretim ve istihdam artışını bugünkü koşullarda görmek bana zor geliyor.



- Belki de bu koşullar, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde radikal partilerin oylarını belirgin biçimde artırdı. Avrupa’daki yeni durum hakkında ne söyleyeceksiniz?

- Krizler her zaman ırkçılığı canlandırır. Bunu Avrupa’da belirgin biçimde görmek mümkün. Öte yandan krizlere karşı çözüm seçeneği olarak halk sosyal demokratlara yönelebilirdi. Ama Tony Blair’den bu yana sosyal demokratların yapabileceği çok fazla bir şey kalmadı. Sistem, emek piyasasının esnekliği anlamında çok gevşedi.  Bütün dünyada sendikasızlaşma doğrultusunda ilerleyen bir trend var. Batıda sol partiler sendikalarla çok ciddi bir organik ilişki içindeydi. Ama sendikaların gücünün kaybolması partilerin gücünün de kaybolmasına neden oldu. Onların sosyal politikaları da bugüne kadar denendi ve artık az destek görüyor. Bütün bunların ışığında, Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları beni şaşırtmadı. Örneğin geçen hafta Paris’teydim ve sokaklarda inanılmaz çok sayıda evsiz ve roman insangördüm. Bunlar bile orada ırkçılığın artışına etkide bulunmuştur.

AVRUPA’NIN GÜNEYİ UMUTSUZ

- Peki Avrupa ekonomisinin düzeldiğini söyleyebilir miyiz?

- Avrupa’yı kuzey ve güney diye ikiye ayırmak lazım. Ben güneyde kalıcı bir toparlanmanın olacağına inanmıyorum. Bir kere verimlilik çok düşük. Biliyorsunuz gelişmiş ülkelerde hizmetler sektörü yüzde 70 oranında bir paya sahip ve hizmetler sektöründe verimlilik çok düşük. Almanya’da da durum böyle. Örneğin mağaza ve lokantalardaki ilgisizliği ve bilgisizliğe şaşırıyorsunuz.

Ama kuzey ülkelerinin üretkenliği daha yüksek. Hollanda küçücük bir ülke ve 65 milyar dolarlık tarım ihracatı yapıyor. O kazanımlar sürüyor. Bir de kuzeyde disiplin çok daha iyi. Güney ise gevşek. İki saat öğle tatili yapıyorlar. İki saat öğle tatili yapan bir kişi bir daha işe dönmek istemez. Çünkü şarap, bira da içiliyor.

- Türkiye’ye gelelim. Türkiye’nin ekonomik durumu ile ilgili de tartışmalar var. Dünyanın en kırılgan beş ülkesi arasında sayıldı Türkiye. Neden Türkiye ekonomisinin kırılgan bir yapıda olduğu söyleniyor.

- Bir kere cari açık çok yüksek ve bu en temel sorunlardan birisi. Borç oranı çok yüksek. Enflasyon yüksek. Tasarruf oranı çok düşük. Bütün bunlar kırılganlığı sağlayan en temel faktörler.

Yüzde 13 civarında bir tasarruf oranımız var. Çin ise yüzde 55 tasarruf yapıyor. Onlar, gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 45’i kadar yatırım yapıyorlar. Bizde tasarruf yok ki yatırım yapalım. Dışarıdan kaynak gelirse yatırım yapıyoruz.

Onu da çok yanlış yapıyoruz. Yatırımların yarısı aşağı yukarı inşaata gidiyor. İnşaatçılar, inşaatın 78 tane sektörü etkilediğini ve dolayısıyla Türkiye ekonomisini büyüttüğünü düşünüyorlar ama bu inşaatı niçin yaptığınıza bağlı. Çinliler şu anda 1.400’e çıkarmayı düşünüyorlar ülkede havaalanlarını. Bu havaalanları Çin’de uçak sanayiinin önünü açacak ve kendi yolcu uçaklarını yapmaya çalışacaklar. Bizde böyle bir şey yok. Sadece inşaatlardaki rantların peşinde koşuyoruz.

FABRİKALAR AVM OLUYOR

Geçmişte gayrimenkul yatırım aracı haline dönüştüğü için biz yazlık evlerle  trilyonlarca dönüm kaynağı toprağa gömdük. Bu furya yeniden canlandı. Türkiye ekonomisi açısından bunun çok ciddi bir kaynak israfı olduğunu düşünüyorum.

Benim katıldığım bir programda Ankara Sanayi Odası Başkanı da şikayet ediyordu. Yılların sanayicileri fabrikalarını kapatıp alışveriş merkezi yapmaya başlamışlardı. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Ama işadamı hangisinin getirisi daha yüksekse oraya döner doğal olarak. Sorun, Türkiye ekonomisinin dinamiğinin bu yönde değişmiş olması. Sanayi bir takım teşviklerle desteklenmeli, AR-GE yatırımlarına yönelmeli. OECD’de üniversiteler, özel sektör ve kamu diye sıralama yapılır AR-GE çalışmaları için. Bizde üniversiteler, kamu ve özel sektör diye sıralanıyor. Her ne kadar binde 3’ten binde 9’a yükselmişse de AR-GE çalışmaları bu yapı içinde sanayide faydalı bir sonuç almak oldukça zor. Ama bir takım teşvikler verilmeden sanayiciler AR-GE faaliyetine giremez. Bu da sonuçta Türkiye ihracatını doğrudan etkiliyor ve sıkıntıya sokuyor. Bizim ihracatımız içinde yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin payı giderek düşüyor. Bu hiç de sağlıklı gidişat değil.

Öte yandan alışveriş merkezlerine de çok güvenmemek lazım. Çünkü internet diye bir rakipleri var. İnternet üzerinden alışveriş yaptıklarında fiyatlar yarıya düşüyor neredeyse. Bir takım alışveriş merkezlerinin ciddi biçimde sıkıntıya düşmesine rağmen biz hala alışveriş merkezi yapmaya devam ediyoruz.

- Gayrimenkulde bir balon oluştuğu ve yüzbinlerce yeni konut stokunun ortaya çıktığı da belirtiliyor.

- Evet. Özellikle İstanbul’da stoklar oluştu. Yabancıların konutlara olan talebi konut fiyatlarını yukarıya çekti. Yarın petrol fiyatlarında düşme olursa ne olacak. Krizden önce 147.5 dolara çıkan petrol fiyatları krizle birlikte 34 dolara indi.

KUR ARTIŞI FAYDALI MI?

- Son zamanlardaki döviz kuru tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz. Kısa süre içerisinde dolar ve euronun değerinin artması yararlı mı yoksa zararlı mıdır?

- Kur değişikliklerinin Türkiye’de ihracat ve ithalatı etkilediğini söyleyebilmek pek mümkün değil. Bunların esneklikleri çok düşük. Örnek vermek gerekirse 2012 ile 2013 yılını kıyaslayalım. 2013’te önceki yıla göre kur çok daha yukarda olmasına rağmen ihracat yüzde 0.5’lik bir azalma gösterdi.

Önemli olan kur değildir. Önemli olan bizden mal alanların gelirlerinin ne düzeyde olduğudur. Şu anda biraz ihracatta toparlanma var. Bu da Avrupa’nın toparlanmasıyla doğrudan ilgili. Bizim yaşadığımız sıkıntı bir anlamda onların sıkıntısından kaynaklandı. Eğer bizim ihracat yaptığımız ülkelerin gelirlerinde artış olursa, ihracatımızdaki artış kurun sağlayacağından çok daha fazla olur. Bunu göz önünde tutmak lazım.

BİZİ REEL FAİZ İLGİLENDİRİYOR

- Bir de çok enteresan bir faiz tartışması var. Başbakan, Merkez Bankası’ndan faizlerin indirilmesini istedi. Yüzde yarım oranındaki indirime de yine tepki gösterdi. Faizlerin oranı neye göre belirlenip, nasıl olmalıdır?

- Bir kere bizi reel faiz ilgilendirir. Nominal faizin ne olduğu çok fazla anlam taşımıyor. Başbakan’a ABD’de faizin yüzde 1 olduğu konusunda yanlış bilgi vermişler. Amerika’nın faizi yüzde 0.25 oranında. Amerika’da enflasyon bunun üzerinde ve dolayısıyla orada bir negatif faiz var. Eğer Türk Lirası da Amerikan doları gibi dünyanın kullandığı bir rezerv para olsa rahatlıkla negatif faiz uygulayabiliriz. Ama TL’nin böyle bir özelliği yok.

Tersine eğer biz faiz oranlarını düşürecek olursak, bizim gibi cari açığını dışarıdan kaynak bularak karşılamakta olan diğer ülkelerle rekabette geri kalmış olacağız. Bu da bize gelen fon miktarını azaltacak. Ne olur dışarıdan para gelmezse. Biraz önce söylediğim şey olur. Tasarruf oranı bu kadar düşükse, bu, faizleri yükseltecek faktör olur. İkincisi, eğer dışarıdan kaynak gelmezse ve sen yatırım yapamazsan büyüme oranı da çok düşer ve istihdam azalır. Çok ciddi bir işsizlikle karşı karşıya kalırız. Dolayısıyla şu anda reel faiz sıfıra yakın düzeyde. Geçen ayki enflasyon 9.39 dolayındaydı. Şimdi de 9.5 politika faizi var. Şu anda birinci sırada Brezilya var yüzde 11 dolayında nominal faiz ile. Biz de ikinci sıradayız. Ama fon çekmek açısından bu ülkelerle bizim rekabet içinde olduğumuzu düşünmemiz gerekiyor. Buna göre politika dizayn etmek lazım.

MERKEZ BANKASI’NIN SAYGINLIĞI ÇOK ÖNEMLİ

Bir ülkedeki en önemli şeylerden birisi Merkez Bankası’nın saygınlığıdır. Merkez Bankası’nın işleyişine bu yönde yapılacak müdahaleler bu saygınlığa çok ciddi zarar verir. Sonuçta, bir süre sonra faizleri çok daha fazla artırmak zorunda kalır. Nasıl ki Ocak’ta 5.5 puanlık bir artış yapmak zorunda kalındıysa o zaman çok daha fazla bir artış yapmak zorunda kalabiliriz. Hatta o bile yetmeyebilir daha da artırmak gerekebilir. Türkiye ekonomisi büyük sıkıntıya girer.

Başbakan kendi istediğini söylüyor. Sonuçta iktisat politikası hükümet tarafından belirleniyor. Hükümet amacı belirler ama Merkez Bankası bağımsız kuruluşsa bu amaca ulaşmak için gereken araçları belirler ve kontrol eder, uygular. Bu anlamda müdahale yapılması risklidir.

Böyle bir müdahale sonucu ya Merkez Bankası başkanı ve yönetimi istifa ederse ne olur. Bunun yaratacağı tehlikeyi öngörebiliyor muyuz? Başbakan artış talebinde bulununca kur 2.11’e çıktı. Öyle bir durumda kurun nereye yükseleceğini tahmin edebilir miyiz? Sonra nasıl bir yönetim gelir de bu kuru indirmek için ne yapabilir?

Biz açık bir yönetimde yaşıyoruz. Burada sermaye hareketleri serbest. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede kur ve faizleri yönetmeye çalışmak doğru değildir. Faiz haddini kontrol etmeye kalkarsanız döviz uçar. Tersine dövizi kontrol etmeye kalkarsanız ki buna rezervleriniz yetmez, bir süre sonra faizleri yükseltmekten başka çareniz kalmaz.

Aslında başka bir şey daha var. Türkiye seçim sürecinden çıkmadı. Biraz önce konuştuğumuz kırılgan beşlinin ortak özelliği hepsinde de seçim olmasıydı. Ama onlarda birer tane var. Bizde 3 tane arka arkaya seçim var. Şimdiden bu seçimlerin gergin olacağı ortaya çıktı. Ben Merkez Bankası başkanı olsam, şimdiden önlem almak için faizleri artırırım.

İSTİKRARSIZLIK ENFLASYONU VURABİLİR

- Merkez Bankası oldukça zor koşullarda görev yapıyor. Merkez Bankası’nın aslında birinci görevi de fiyat istikrarını sağlamak. Sizce önümüzdeki dönem enflasyon nasıl olur?

-  17 Aralık sonrası Merkez Bankası, Aralık ve Ocak aylarında kur çok sıçradığı için piyasaya müdahale etti. Merkez, Haziran sonuna kadar enflasyonun seyrine bakarak, Temmuzdan itibaren enflasyonda düşüş olacağı beklentisi içinde. Faizleri buna göre ayarlamayı hedefliyordu. Siyasal istikrarsızlık öne çıkar ve buna kur tepki verirse işin rengi değişebilir.

- Hocam, sizden bir de hobilerinizi öğrenebilir miyiz?

- Ben Fenerbahçe’de 8 sene basketbol oynadım. NBA maçlarını seyretmekten büyük zevk alırım. Bir de klasik gitar çalıyorum. Son zamanlarda biraz uzak kaldım . 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner98

banner97

banner96

banner95

banner91

banner90