Öne Çıkanlar KPMG Global Sanayici GİRAY DUDA Hilal Ünalmış Arakelyan

“İngiltere başarılı olursa Avrupa Birliği sona erer”

Dr. Can Baydarol Türkiye'nin önde gelen Avrupa Birliği uzmanlarından birisi. Uzun yıllardan bu yana AB konusunda dersler, konferanslar veriyor, yorum, inceleme ve değerlendirmelerde bulunuyor. Dr. Baydarol'a Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin bugünkü durumunu ve Brexit sonrası AB'nin geleceğini sorduk.

- Sayın Can Baydarol, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler 2016 yılbaşında iyi durumda değildi. Müzakereler durmuş, karşılıklı bakılıyordu. Neden o dönemde ilişkiler bu olumsuz noktaya gelmişti?

- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002 yılında iktidara geldiğinde tam üyelik müzakerelerine başlanması ihtimali çok yüksekti. AKP bu dönemde büyük bir Avrupa Birliği kampanyasına girişti. 3 Ekim 2015 tarihinde de Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik müzakerelerine başlandı. Açık söylemek gerekirse, ortaya konulan müzakere çerçeve belgesi denilen metin çok da tatminkar bir metin değildi. 'Türkiye bir gün tam üye olabilir, olabilirse de şunlar şunlar olmaz' diye kayıtların düşüldüğü bir metindi.

Ama yine o günleri hatırlayacak olursak, o günlerde 3 büyük rüzgarla Türkiye çehre değiştirdi. 2000'lerin başındaki büyük ekonomik kriz, borçların çevrilmesi sorunu, yok pahasına satılan işletmeler, batan bankalar gibi kaotik bir görünüm vardı. Türkiye'nin bu kötü ekonomik performansı da AKP'nin iktidar olmasına katkı sağladı. Tek parti dönemindeki AB rüzgarı, dünyanın da yüzünü Türkiye'ye dönmesini sağladı. Cumhuriyetten 2002 yılına kadar toplam 20 milyar dolarlık yabancı yatırım çekmiş olan Türkiye 2006 yılına geldiğimizde doğrudan yabancı yatırımlar yıllık 20 milyar dolara ulaştı. Sonuçta Türkiye'de faaliyet gösteren binlerce yabancı sermayeli şirket, Avrupa'ya önemli miktarda ihracatta bulunmaya başladı. Yani Türkiye ekonomisi dünya ekonomisi ile entegre oldu.

TÜRKİYE KENDİ BÖLGESİNE DÖNDÜ

2006 yılından sonra AB müzakerelerinde bir yavaşlama dikkat çekti. Bunda da içinde yaşadığımız bölgenin gerçekleri ön plana çıkmaya başladı. Dolayısıyla Türkiye'nin önceliği, Avrupa Birliği'nden çıkıp kendi bölgesinde nasıl bir pozisyon alacağına döndü. Kalkınan, ılımlı müslüman bir Türkiye'nin bölgeye iyi bir örnek olacağı düşüncesi ön plana çıktı.

Bölgenin büyük abisi olmak, Avrupa Birliği'nden daha iyi bir pozisyon olarak benimsendi ve bu algı çerçevesinde müzakereler bir yandan sürüyor gibi gözükse de somut adımlar atılamıyordu. Aynı dönemde islamofobinin Avrupa'da yayılması, buna bağlı olarak iki önemli lider, Fransa'da Nicolas Sarkozy ve Almanya'da Angela Merkel'in, 'biz burada olduğumuz sürece Türkiye AB'ye üye olamaz' mesajlarını vermesi taraflarda soğukluk yarattı. Kıbrıs Rum Kesimi'nin müzakere konularına ipotek koyması gibi olaylar oldukça moral bozucu oldu. Türkiye ile AB arasındaki müzakereler hukuken sürüyor gibi gözükse de fiilen durdu.


Bu müzakerelerin teknik yönünün daha çok ağırlık kazanması gerekiyordu., Tarım başlığının açıldığını gözönüne alırsak, bizim şu anda tavuk çiftliklerinin standartları ne olacak, ahırlar hangi biçimde tasarlanacak gibi pek çok konuyu tartışıyor olmamız gerekirdi. Biz daha çok 'Merkel ne dedi' kısmını tartışıyoruz. Bu arada Türk halkındaki tam üyeliğe olan inanç da ortadan kalktı.



AB TAM ÜYELİĞİNE İNANÇ AZALDI

- Bir arada yüzde 65'lere çıkmıştı değil mi?

- Avrupa Birliği'ne katılım konusundaki halk desteği daha da yukarıya, yüzde 70'in üstüne çıkmıştı. Ben bu desteğin azaldığını düşünmüyorum. İnsanlar niye daha iyi bir yaşamı tahayyül edip istemesinler? Daha istikrarlı, kalitesi yüksek bir yaşamı doğal olarak herkes ister. Ama bir inanç erozyonu ortaya çıktı. Biz ne yaparsak yapalım bu adamlar bizi almayacaklar, düşüncesi ağırlık kazandı. Bu nedenle olsa gerek, dikkat ederseniz son seçim kampanyasında ne iktidar ne de muhalefet Avrupa Birliği konusunu ağızlarına almadılar. 2002 yılını hatırlarsak kampanyanın önemli noktalarından birisi Avrupa Birliği ve tam üyelikti. Ama son dönemlerde AB unutuldu.

Yakın yıllarda ne zaman Avrupa Birliği Türkiye hakkında kötü bir söz söylese, bizden de karşılık verildi ve AB yeniden tartışılmaya başlandı. Geçen yıla kadar böyle geldik.


AB'NİN TUTUMU DOĞRU DEĞİL

- 2016 yılı içerisindeki Suriyeli göçmenlerin Türkiye tarafından geri alınması, vize muafiyeti gibi görüşmelerin ardından yeniden sıcak döneme geçildi değil mi?

- AB'nin Türkiye'ye göçmenleri tutması ve vizeler için para teklif etmesi aslında ahlaki bir tutum da değildir. Bizim 50 yıllık Ankara Anlaşmamız var. Belli bir rotaya girmiş tam üyelik anlaşmamız var. Türkiye ile AB müzakerelerinin ilerlemesi konusunun zavallı Suriyeli mülteciler üzerinden tartışılmaması gerekirdi.

Bu arada yeni bir başlık açılması kararlaştırıldı. Mali ve Bütçesel Hükümler diye bir başlık açıldı. Bu, en son açılması gereken bir başlıktı. Yani tüm müzakereler bitip Türkiye'nin AB üyeliği kesinleştikten sonra açılacak başlık buydu.

Ama iş geldi vize meselesine takıldı. Türkiye'de bu konu çok abartılınca karşı taraf da 'Acaba Türkiye'ye çok fazla bir şey mi verdik' düşüncesine daldı.

VİZE SERBESTLİĞİ, SERBEST DOLAŞIM DEĞİL

- Peki bu anlaşmadaki vizenin boyutları neydi? Anlaşma neleri kapsıyordu?

- Bu konu Türkiye'de 'serbest dolaşım' gibi anlatıldı. Serbest dolaşım, işçilerin serbest dolaşımı, hizmetlerin serbest dolaşımı, yani çalışma ve yerleşme serbestisini de içeren bir pakettir. Bu hakikaten çok büyük bir olaydır.

Burada sözü edilen vizesiz Avrupa aslında vizesiz turistik seyahat hakkıdır. Bu vizesiz turistik seyahat hakkından kaç kişi yararlanır diye baktığımızda, bugüne kadar Türkiye'de verilmiş pasaportları inceledik. 10 milyon dolayında pasaport dağıtılmış. 3-4 milyonu hac-umre için verilmiş. 5 milyonu uykuda. Yani bir kere verilmiş ve ondan sonra uzatılmamış bile. Aktif olarak dolaşan, gezen insan sayısı 1 milyon. Buna bir milyon daha eklersek toplam olarak bundan yararlanacak sayısı 2 milyona çıkıyor.

Ama, konu, Avrupa'da da 'eyvah Türkler gelecek' biçiminde algılandı. Aslında bu gelecek olan Türkler para harcayacak olan Türkler. Cebimizde biraz para olunca, Bodrum ve Venedik seçeneklerimiz varsa, Venedik'in daha ucuz olduğunu görüp oraya gidiyoruz. Yani biz gidince orada para harcayacağız, İtalyan otel ve restoranları kazanacak.

Karşı taraf çok büyük bir favor yapıyormuş gibi 72 tane kriterden söz ediyor. Evet, 72 kriter var. Ne zamandan geliyor bu kriterler. 2014 yılında yine vizesiz Avrupa konusu gündeme gelmiş ve 72 tane kriter konmuştu. Bu kriterler içinde Terörle Mücadele Yasası vardı. O tarihlerde Türkiye, açılım süreci yaşanıyordu. Bu nedenle kriterleri yerine getirmek hiç sorun diye bakılıyordu.

Konjonktür o kadar hızla değişti ki, gündeme hendekler, güneydoğudaki kent çatışmaları geldi. IŞİD meselesi Türkiye ve Avrupa için son derecede ciddi bir mesele oldu. Son olarak da 15 Temmuz'u yaşadık. Bugün bu koşullardaki Türkiye'nin anti terör yasası konusunda daha yumuşak davranmasını beklemek çok da makul değil. Avrupa'da da yaklaşan seçimler dolayısıyla bir politik sertleşme olduğu izleniyor.



AB'NİN HAVUÇ POLİTİKASI

- Bu durumda Türkiye'nin kendi tezinde ısrarlı olması gerekiyor, değil mi?

- Evet, çünkü burada güçlü olan taraf Türkiye. Yani vizenin serbestleştirilmesi, 1-2 milyon Türk vatandaşının daha rahat seyahat edebilmesi iznine karşılık 3 milyon Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen mültecilere Türkiye'de ömür boyu yerleşim hakkı vermesi isteniyor. Matematiğe vurursanız, 3 milyon kişinin barındırılması, sağlık ve eğitim haklarına kavuşmalarının masrafını, yükünü kaldırmak hiç kolay değildir.

Öte tarafta ise Avrupa 'bunu yapmayız, etmeyiz' diye yaklaşımda bulunuyor. Avrupa Birliği'nin bu müzakerelerde bir kötü alışkanlığı vardır. Her zaman bir koşula bağlar. Havuç politikası izler. Ama burada koşula bağlayacak olan ülke Türkiye. Zaten Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, “bunu Ekim'e kadar yapmalısınız, yoksa geri kabul anlaşmasını askıya alırız” şartı kendilerine anlatıldı. Bu, aslında, “2 milyon paralı Türkü mü yoksa 3 milyon parasız Suriyeliyi mi istiyorsunuz” demektir.

AB'NİN B PLANI YOK

Avusturya'da genç bir delikanlıyı bakan yapmışlar. O da olmayacak şeyler söylüyor. Almanya ise onu susturmaya çalışıyor. Nedeni şu: Avrupa Birliği'nin bu konuda bir B Planı yok. Geri kabul anlaşmasının askıya alınması halinde yine Ege'deki trajik görüntüleri görmeye devam ederiz. Bunun yaratacağı ekonomik risk daha kötü hale gelir. Daha da ileri gidersek Şengen Sistemi dağılır.


Dolayısıyla Avrupa Birliği açısından Türkiye'nin tatmin edilmesi gerekiyor. Ama bu göç meselesinin sadece Suriyelilerden ibaret olmadığını belirtmek lazım. Şu anda dünyada bu yıl kuraklıktan, açlıktan, savaşlardan vs. kaçan 60 milyon kişi göç etmiş. Burada Avrupa Birliği'nin göç politikasıyla çözülebilecek bir şeyden söz etmiyoruz. Çok daha global çerçevede çözüm aranması gereken bir durumla karşı karşıyayız. Temel sorunlardan söz ediyoruz. Şu anda Suriyeli boyutu Türkiye'nin üstüne düşmüş vaziyette. Ama Türkiye ile Rusya'nın yakın temaslarından sonra bölgede yepyeni durumlardan söz edeceğiz herhalde yakında.

İNGİLTERE NEDEN REFERANDUM YAPTI?

- Bir de Avrupa'nın kendi içindeki büyük bir sorunu var. İstifa eden İngiltere Başbakanı David Cameron ne yaptığının farkında olmadan mı böyle büyük bir bunalıma yol açtı?

- Avrupa Birliği'nin geleneksel talihsizliği İngiltere'yi birliğe almak ve çıkarmak konularıyla karşı karşıya kalmasıdır. Biliyorsunuz, İngiltere başta kurucu olarak yoktu. 1961 ve 1967 yıllarında iki kez başvurdu ve Charles de Gaulle Fransası bunları veto etti. 1968 gençlik hareketleri sonrasında De Gaulle'ün gidip George Pompidou'nun gelmesi ile bu veto kalktı. İngiltere 1973 yılında tam üye oldu.

Ama daha tam üye olmadan, hatta müzakere masasına oturduğu gün İngiliz başmüzakereci, “Siz garip bir topluluk kurmuşsunuz. Ne olduğunu ben tam anlayamadım. Gelin doğru dürüst işleyen yeni bir topluluk kuralım” dedi. Hemen o gece toplanan dışişleri bakanları, müzakerelerin bugününü de kapsayan şu temel kararları aldılar: Bundan sonra yeni bir müzakereye katılacak olan ülke öncül olarak topluluk müktesebatını aynen kabul etmiş sayılır. Müzakeresi yapılacak olan şey, sözkonusu müktesebata uyumun koşulları ve süresidir.

İNGİLİZLER ÇOK VERDİ, AZ ALDI

İngiltere, yeni oluşan dünyada sistemin dışında kalmanın kendi çıkarlarına aykırı olduğu mütalaasından hareketle 1973 yılında topluluğa katıldı. İngiltere katılır katılmaz bambaşka bir sorunla karşı karşıya geldi. İngiltere katıldıktan sonra Commonwealth ülkeleriyle olan ayrıcalıklı ticari ilişkisini bir tarafa bırakmadı. Ama Avrupa Birliği'ne katılmak aynı zamanda Gümrük Birliğine girmek anlamına geliyor. Onun da bir bütçesi var. O bütçeyi üçüncü ülkelerle yapılan mal ticaretinden gelen vergiler, KDV'nin yüzde 1.4'ü ve tarımdan gelen vergiler finanse ediyor. Bu koşullarda AB'ye en fazla para veren ülke İngiltere oldu.

Ama AB bütçesi esasen ilk tasarlandığında Alman sanayicisine Fransız köylüsünü finanse ettirmek üzerine kurulduğundan bir tarım bütçesi olarak hazırlanmış. İngiltere son anda dışarıdan gelen ülke olarak hem en fazla veren ülke oldu hem de tarımın toplam milli gelir içindeki payı yüzde 2.5'u geçmediği için en az para alan ülke oldu. Margareth Thatcher Başbakan olduğunda bu konuyu sürekli gündeme getirdi ve Demir Leydi unvanını da Avrupa Birliği'ne karşı yürüttüğü sert politika nedeniyle aldı. İşte onun mirası olarak İngiltere'de 'Euroscepticism' dediğimiz Avrupa'ya kuşkucu bakanlar grubu oluştu.

Daha sonra Maastricht Anlaşması sırasında İngiltere 'ben sizin ortak dış politikanızda yer almam' dedi. Şengen'e katılmadı. Para sistemine girmedi. Hepsinde dışarıda kalma tercihini kullandı. Son olarak da geçtiğimiz yıl Başbakan David Cameron, AB karşıtlığının fazla olduğunu görünce, 'bana yetki verin bu işi referanduma götüreceğim' dedi. Seçim kampanyasında Cameron hayırcıların lideri olarak uğraştı. Ama aynı Cameron, Avrupa Birliği ile de uzlaştı. Yani, İngiltere'nin istediği 'rüşvetler' yine İngiltere'ye verilmiş oldu.

Cameron bundan sonra evetçiliğe döndü. Ama aynı zamanda çok yakın arkadaşı, biraz da Türklük tarafı olan Londra Belediye Başkanı Boris Johnson 'hayırcı' olarak ortaya çıktı. Murdoch'un gazeteleri de 'No no no' diye manşetler attılar. Büyük Britanya diye manşetler atıldı. Referandumdan nasıl olsa 'evet' çıkacak diye düşünülürken yüzde 52 ile 'hayır' oyu çıktı.

REFERANDUM RİSKLİ BİR SEÇİMDİR

- Anketlerin hepsi tersini gösteriyordu değil mi? Peki yüzde 52 oranında 'ayrılalım' oyu çıkınca ne oldu?

- Referandum o nedenle tehlikeli bir araçtır. Kalalım mı çıkalım mı konusu, politika, finans, ekonomi gibi konuların hepsinden bihaber, algı yönetimi yapılmış halka sorulursa bu çıkar. Sonuçta ne oldu? Geçen yıl zorla tuttukları İskoçlar biz yine referanduma gideceğiz dediler. Siz çıkıyorsanız bir ayrılırız, dediler. İrlandalılar kendi içlerinde görüşmelere gitmeyi ve ayrılmayı konuşmaya başladılar. Yani Büyük Britanya büyüyeceğine küçülme riski ile karşı karşıya kaldı.


Bunun yarattığı bir başka risk var. Eğer bu operasyonda İngiltere başarılı olur, ekonomisini düzeltirse diğer ülkeleri Avrupa Birliği'nde tutmak zorlaşır. O nedenle benim düşüncem, büyük olasılıkla Almanya İngiltere'nin çıkması ve başarısız olması için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Şu anda baktığınızda İngiltere'nin 7 – 8 yıllık bir belirsizlik dönemi geçireceği görülüyor. Ama Avrupa Birliği için de çok büyük bir kriz sözkonusu.


Avrupa Birliği şu aşamada İngiltere'yi içeride tutmak istemiyor. Sen madem bizi istemiyorsun çek git, diyorlar. Ama Avrupa Birliği'nin geleceği için de İngiltere'nin başarısız olması gerekiyor. AB içinde de bundan sonra hakim güç hiç kuşkusuz Almanya olacaktır. Almanya ne derse o olacaktır.

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner98

banner97

banner96

banner95

banner91

banner90