Öne Çıkanlar Arçelik Üretim Koordinatörü Alp Karahasanoğlu AB Arif Esen KPMG TÜRKİYE Sinem Cantürk Doç. Dr. İzak Atiyas

“Ticaret savaşlarının sonunda kimse kazançlı çıkmaz”

2018 yılının ilk yarısı tamamlanırken bir çok ülkenin karşılıklı başlattığı ticaret savaşlarına tanık olduk. Türkiye de, büyük ölçüde Çin ve ABD arasında süreceği düşünülen bu savaşın dışında kalamadı. Global ekonominin birinci gündem maddesi olan ticaret savaşlarını, Işık Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Ferman ile konuştuk.

- Sayın Prof. Dr. Murat Ferman, biz ekonomi söyleşilerimize hep dünyaya göz atarak başlıyoruz. Elbette dünya deyince Amerika Birleşik Devletleri akla geliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın aylardır bütün dünyayı şaşkına çeviren davranış ve kararları durmak bilmiyor. Ancak ekonomi uzmanları, Trump’ın söyledikleriyle uyumlu, kendi bakış açısı için mantıklı bir şekilde hareket ettiğini de belirtmeden duramıyorlar. Sizin Amerikan ekonomisine ve Trump’ın karar ve uygulamalarına bakışınız nasıl?

- Başkan Trump’ın görevi devraldığından beri hiç aksatmadığı bir tavrı var. O tavır da sürpriz temelli, beklenmeyeni yapmak. Başkan Trump işadamı zihniyetiyle her şeyi bir pazarlık konusu olarak görüyor. Bu pazarlık çerçevesinde ABD tarafının çıkarlarını maksimize etmeye çalışıyor. Bu aslında Trump’ın hiç de yabancı olmadığı bir unsur. Hem televizyon programlarında hem de yazdığı kitaplarla aynı yaklaşımda bulunuyordu. Hatta bir kitabı da Müzakere Sanatı (Nasıl pazarlık yapılır) adını taşıyordu.

Biliyorsunuz göreve geldiğinde ilk verdiği demeçlerden bir tanesi özellikle bu çok uluslu, uluslararası ticaret anlaşmalarının çöpe atılmasıydı. ‘Asya-Pasifik Ticaret Anlaşmasını çöpe atacağım’ diye çok kuvvetli bir ifade ile başladı. Temel mantığı şöyle. Ticari ve genel olarak bütün konularda ABD’nin toplu bir süreçte haksızlığa uğradığını ya da hakkettiği payı alamadığını düşünüyor. Dolayısıyla bu tür organizasyon veya anlaşmalardan uzak durarak veya çıkarak birebir müzakere tekniği ile kol çevirme yolunun açık olacağını düşünüyor.

TRUMP’IN ÜSLUBU FARKLI

Etrafına topladığı ticaret danışmanı Peter Navarro vs. gibi kişiler, akademik geçmişlerine rağmen bu konuda çok net, açık görüşe sahipler. Mesela, Navarro’nun Çin: Ölümcül Tehlike diye bir kitabı var. Politik çevrelerde elbette belirli görüşler olabilir ama genellikle biz akademisyenler ve politikacılar görüşlerimizi biraz daha yumuşatarak, biraz daha politik bakımdan doğru insanla müzakere ederiz. Fakat anlaşılıyor ki ilk defa Trump beklenen üslupların dışına çıkıp ‘harbi’ bir görüntü çiziyor. Esasında bu, seçim boyunca çizmiş olduğu görüntüyle de uyuşuyor. Sıradan, unutulmuş çoğunluğun (forgotten majority) sesi olmak iddiasıyla iktidara geldi. ‘Ben büyük paranın, politik çevrelerin dışındayım; Sizin, sokaktaki Amerikalının sesini duyuracağım’ dedi.

‘AMERİKANIN ÇIKARLARI ÖNCE GELİR’

- Zaten bu sözleri çoğunluk tarafından kabul gördüğü, benimsendiği için seçimleri kazandı değil mi?

- Evet. Ben de yakın zamanda Amerika’daydım. Çeşitli temaslarda bulundum. Orada da bu görüşüm gerçekten yerine oturdu. Yani Trump’ın sert üslubu, tartışmalı tweetler atması, görece kimi tutarsızlıkları, mesela Kuzey Kore Başkanı hakkındaki bir gün ağır sözler kullanırken ertesi gün övmesi Amerikalıları fazla rahatsız etmiyor. Bunu ‘Amerika’nın çıkarları önce gelir’ sözleriyle değerlendiriyorlar. ‘Bu yolda ben açık ve samimiyim; Bağrım yanıyor ve konuşuyorum’ diyor.

Entelektüel çevrelerde dahi, özellikle ideolojik olarak liberal veya demokrat olmayanlar, gerçekten Trump’ı bu konuda samimi buluyorlar. Üslubu konusunda bazı çekinceleri olsa dahi neticede Amerika’nın yararına böyle çıkıp konuşan bir başkan profilini benimsemiş durumdalar. Nitekim biliyorsunuz approval ratinglere baktığınızda, benimsenme-onaylanma oranı yüzde 54’lere ulaşıyor.

BİRİKMİŞ SORUNLAR DEVRALDI

- Başta bir çok şeyi garipseyenler şimdi sanki alışmış gibi gözüküyorlar.

- Önceki Başkan Barack Obama görevi devrederken Trump’ın işini kolaylaştırmadı. Bir kere son bir yılda çözülebilecek problemlerin hiçbirisine müdahil olmadı. Bunun içerisinde Suriye problemi de var. Obama bu işi çözebilirdi belki ama yapmadı. Afganistan’dan tutun da ekonomik sorunların hepsi Trump’ın önüne yığıldı.

ABD’de yeni bir başkanın göreve geldiğinde yaklaşık 5 bin dolayında kritik atama yapması lazım. Bunların 500’ü çok kritiktir. Trump, göreve gelmesinin birinci yıldönümünde 2.500 – 3.000 tane kadroyu ancak doldurdu. Sürekli olarak aşağıdan gelen demokrat bürokratların direncinden bahsetti. Bu açıdan bürokratik oligarşi kavramını da kullanmaktan kaçınmadı.

Trump’ın birinci yılı tamamlanınca toplum içinde de bir kutuplaşma olduğuna dair karineler var. Nitekim son dönemde piyasaya çıkan bir kitapta ABD’deki bu ayrışma ve kutuplaşmaya dikkat çekiliyor.

Trump’ın temel yaklaşımı, bir parça kalıpları kırarak sokaktaki adama yakın bir politika izleyebilmek. Başlattığı ticaret savaşları da açıkladığı politikanın bir yansıması.

GLOBALLEŞME GELİŞMİŞ ÜLKELERE YARADI

- Evet, şimdi buradan ticaret savaşlarına geçelim. Önce, haksız kazanç sağladığı gerekçesiyle Çin’e savaş açtı. Daha sonra da sanki bulaşıcı biçimde bu savaşlar neredeyse dünyaya yayıldı ve herkes birbirine savaş açmaya başladı. Bunun mantığı nedir ve olay nereye kadar gider?

- Önce şunu vurgulayalım. Ticaret savaşının kazananı olmaz. Tıpkı fiyat savaşı gibi. Ticaret savaşlarının nasıl bitirileceğine dair elimizde bir pafta yok. Çünkü ticaret savaşları pek de sonuna kadar gidilmiş, üzerinde önemli çalışmalar yapılmış unsurlar değildir. Neticede, bir süre sonra kayıplar o kadar muhtemel kazançların önüne geçer ki, bunu uygulayanlar da vazgeçerler.

Kısa süre öncesine bakacak olursak, küreselleşme batılı hakim güçlerin kendi inisiyatifleri çerçevesinde kontrolsüz ve çok süratle dünyaya sirayet etti. Elbette globalleşmeden geriye dönüş yok. Fakat küreselleşme, daha çok sisteme hakim olanların lehine gelişirken, serbest ticaret, engellerin kaldırılması gibi teranelerle aslında gelişmekte olan ülkelerin aleyhine bir biçimde yol aldı. Dünyada da anti globalist unsurların ortaya çıkmasında belki bu sonuç rol oynadı.

KALİTELİ ÜRÜN YAPMAYA MECBURUZ

- Türkiye ile ABD arasındaki gümrük vergisi restleşmesini hangi bakış açısıyla değerlendirmek gerekiyor?

- Donald Trump, Mart ayında ABD'nin ithal ettiği çeliğe yüzde 25, alüminyuma yüzde 10 gümrük vergisi getirilmesi kararını aldı, Türkiye gümrükten muaf ülkeler arasına alınmadı.

Bu kararın ardından Türkiye, ABD'den ithal ettiği 22 ürüne aynı toplam miktarda vergi uygulayacağını Dünya Ticaret Örgütü'ne iletti.

Böylelikle, eğer iki ülke anlaşmaya varamazsa, Türkiye bildirimde bulunduğu 22 ürünün Türkiye'ye ihracatından yaklaşık 260 milyon dolar gümrük vergisi alacak. Bu kapsamda Türkiye, ithalatı yaklaşık 1.8 milyar dolar seviyesinde bulunan ABD menşeli kömür, kağıt, ceviz-badem, tütün, çeltik, viski, otomobil, kozmetik, makine teçhizat ve petro-kimya ürünlerinde aynı şekilde 266.5 milyon dolar vergi yükü oluşturacak karşı tedbir uygulayacak.

Bu hamleler sonuçta bize şunu anlatıyor: Türkiye, mutlaka ve en kısa zamanda rekabetçi ve kaliteli ürünler kulvarında koşmak zorundadır. Yoksa, mütekabiliyeti olan, rahatlıkla başka ülkelerden elde edilebilen stratejik özelliği olmayan ürünlerle ne biz dünyada rekabet edebiliriz ne de önde koşarız.

ALMANYA KALİTEDEN KAZANIYOR

- Almanya’nın bu listeye girmemesinin nedeni olarak ürünlerinin yüksek kalitede olması gösteriliyor.

- Elbette. Almanya bu nedenle listede değil. Almanya yüksek vasıflı çelik yapıyor. Dolayısıyla Almanya buradan çok rahat biçimde para kazanıyor. Japonya da aynı şekilde. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında artık böyle herkesin yapabildiği orta katma değerli ürünlerle sonuca gitmek mümkün değil.

Ticaret savaşlarının da birdenbire ortaya çıkmadığını da vurgulamamız lazım. Her şey güllük gülistanlıktı, ticaret gerçekten rekabetçi ve hakkaniyetçi bir kulvarda koşuyordu da aniden bu çıktı demek mümkün değil.

Biliyorsunuz Çin eskiden beri parasının değerini düşük tutarak ve bir takım muhasebe, finansman oyunlarıyla rekabetçi gücünü artırmaya çalıştı. Ancak burada tamamen Çin’i suçlamak da gereksiz. Çünkü 20 yıldan evvel bir süreç içerisinde ucuz maliyetli rekabet çerçevesinde bütün ürünler önce Çin’i, Çin pahalı olunca Kamboçya’yı Bengaldeş’i vs. buldular. Orada, tabii çevre kirliliği de dahil olmak üzere her türlü insani ve çevresel faturayı Çin’e kestiler. Dolayısıyla burada sadece Çin’i suçlamanın anlamı yok.

ÇİN HER KALİTEDE MAL ÜRETEBİLİR

- Ama Çin’in son dönemde çok kaliteli ürünlere doğru hızlı bir rota değişikliği yaptığını da görüyoruz.

- Çin’in teknoloji casusluğu yoluyla inovasyona yöneldiğini de biliyoruz. Bunun arka planında yatanı da unutmayalım. Bundan birkaç yıl önce 18. Kurultay’da alınmış önemli kararlar çerçevesinde Çin, büyümesini sürdürülebilir bir noktaya çekti. Yani yüzde 9 – 9.5’larla bu kadar hızlı büyümenin kendisinden ziyade emtia piyasalarına ve gelişmiş ülkelere yararlı olacağını gördü. Dolayısıyla, bunu sürdürülebilir bir düzey olan 6 – 6.5’lara çekmeyi planladı. Bu çok önemli biri nokta. Bu, bence dünyada belirli bir istikrarı sağladı. Ayrıca Çin’in yumuşak karnını bir parça daha tahkim etti. Kalay, bakır gibi maddelerde Çin’in dünya bağımlılığını azalttı.

Bunun ötesinde tabii aynı kongrede alınan ama terennüm edilmeyen stratejik bir karar daha var. Çin artık tapon mal, ucuz mal üreterek dünya kulvarlarında rekabetçi unsurlara sahip olunamayacağını gördü. Çin malı eşittir kalitesiz mal imajını tamamen silmek üzere dünya markası çıkarmaya karar verdi. Burada da biliyorsunuz benzer ülke ve modellerde olduğu gibi devlet eliyle girişimcilik yaygınlaştırıldı. Örneğin, ordudan emekli bir yüzbaşının kurduğu Huawei firmasıyla akıllı telefon kulvarında dünya ligine çıkan ilk markalarını oluşturdular.

DÜNYA MARKALARI ARKA ARKAYA GELİYOR

Pipe-line, boru konusunda önümüzdeki 3 yılda en az 7 – 8 tane Huawei çapında dünya piyasalarına çıkacak markaları var. Arkadan da bir sürü marka geliyor. Bu bence çok önemli bir gelişme. Bu gelişmeyi ıskalamamamız lazım. 20 yıl önce Bizim Bir Numaralı İşimiz Kalitedir diyen Amerikan otomotiv endüstrisi gibi Çinliler de bütün sektörlerde kaliteye önem veriyorlar. Çin bir malı çok kaliteli de yapabilir. Değişik kalite düzeylerine göre de yapabilir. Fakat maalesef bizim de arasında olduğumuz ithalatçılar genellikle en ucuzu tercih ettikleri için Çin bir yerde tapon mal yapmaya mahkum edildi. Buna zorlandı. Dolayısıyla Çin bu kısır döngüyü kırmak istiyor.

Önemli noktalardan bir tanesi, bugüne kadar Çin’de dünya finans piyasasında söz sahibi olmak, Amerikan eğitimi, öğretimi almak bir dezavantajdı. Fakat, başkan Shi’nin en son değişik programıyla beraber dikkat ederseniz finans çevrelerinin merkez Bankasına, Çin’in ticaret politikalarını uygulayan üst akıldaki teknokratlara bu profildeki adamlar atandı. Yani Amerika’da eğitim yapmış ve finans sektöründe çalışmış adamlarla Çin’in Amerika’ya karşı aldığı karşı tedbirler enteresan. Mesela nedir? Bu tedbirler konusunda oylama yapacak milletvekili ve senatörlerin en çok canlarının yanacağı kısma baktılar. Mesela bu burbon viski midir, evet ona vergi koydular. Soya fasulyesi midir, soya fasulyesine vergi koydular. Yani ABD’nin karar mekanizmasını gayet iyi bildikleri ortaya çıktı.

Hiçbir başkan, orta batıdaki çiftçinin, hele Trump gibi bu söylemle gelen başkan, bunların menfaatlerinin ortadan kalkmasına göz yumamaz. Dolayısıyla, Çin’de akıllı bir politika izlendiğini görüyoruz.

ABD TÜRKİYE’Yİ DİNLEMEDİ

- Türkiye de benzer bir davranışla ABD’den gelen viski, otomobil gibi lüks malların gümrük vergilerini artırdı.

- Tabii, ticaret savaşlarının olmazsa olması mütekabiliyet esasıdır. Biliyorsunuz ‘en ziyade müsaadeye mazhar ülke’ statüsü bile karşılıklılık esasında oluşmuştur. Burada tabii ABD’nin reaksiyonu çok enteresandı. Bizim bütün görüşme taleplerimize kulaklarını tıkadılar. Bu kararlar açıklanınca ‘niye böyle oldu’ dediler. Bu tabii ki söylemiş olmak için sarf edilmiş sözler. Zaten düşük düzeyli bir bürokrattan geldi.

Bu bir taraftan Türkiye’ye zarar veren bir unsur. Pahalılığı daha da artırabilir. Viski vs.nin dışında stratejik ürünlerde uygulanırsa gerçekten sıkıntı yaratabilir. Ama, ABD bunu net biçimde söyledi. 2008 krizinden sonraki bollaşma, çok para ile bizim gibi ülkelerin rahatlaması bir yere kadar. Fakat bir süre sonra enflasyonda olduğu gibi çok para eşittir yok para olur. Parayı çekeceklerini pek çok kez söylediler. Ancak Türkiye bu sözleri çok umursamadı. Bol paranın akışına kendisini kaptırdı. İki üç yıl önceden bunun önleminin alınması lazımdı.

Şimdi ne oluyor, para geriye çağrılıyor ve faizler yükseliyor. FED’in üzerinde de baskı var. Faiz yükseliyor ve enflasyonun artması bekleniyor.

AB İLE ARAYI DÜZELTMEK LAZIM

- FED faizleri daha da artıracak değil mi?

- Elbette, 4 yapacağı garantilendi. 4 artı bir iki olur mu diye düşünüyoruz. Daha evvel 3 dolayındaydı biliyorsunuz. Çünkü bu ticaret savaşları bunu getiriyor.

Türkiye de önemli tedbirler getiriyor. Madem ki böyle birebir markaj var, Ticaret Bakanı’nın açıkladığı gibi Türkiye serbest ticaret anlaşmalarına ağırlık vermeye başladı. Türkiye de taktiğini değiştiriyor. Ama önünde önemli bir açmaz var. Bizim hem ihracat hem de ithalat bakımından en önemli dış ticaret partnerimiz olan Avrupa Birliği ile aramızı düzeltmemiz lazım. Fakat konjonktürel unsur, Avusturya’nın çok kısa süre önce başlayan Dönem Başkanlığı da bir parça bizim işimizi zorlaştıracak.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner80

banner79

banner78

banner77

banner76

banner75

banner73

banner72