DR. HİLAL ÜNALMIŞ

Ben dünyaya gelmeden önce çekilmiş 1860'larda geçen “Kral ve Ben” adlı Hollywood filmini yıllar önce TV'de seyretmiştim. Aynı eser 1990'larda AKM'de müzikal olarak sahnelendi. Bu defa da o yıllarda çocuk olan oğlumla birlikte izlemiştim. Çok sayıda eşi ve çocuğu olan dönemin Siyam Kralı Mongkut ile çocuklara eğitim için saraya gelen İngiliz öğretmenin macerasını anlatan bu filmde Yul Brynner ile Deborah Kerr başroldeydi. 9 dalda Oskar adayı olup 5 Oskar kazanan film hala birçok kişinin hatırında.

Dünya Hepatit Birliği, Dünya Sağlık Örgütü ve Tayland Sağlık Bakanlığı'nın Bangkok'ta ortaklaşa düzenledikleri Dünya Hepatit Zirvesi'ne davet edilince aklıma hemen bu film geldi. Filmin geçtiği zaman diliminden bugüne yaklaşık 165 yıl akmış gitmiş, ülkenin adı bile değişmiş.

Güneydoğu Asya’nın o masalsı tapınaklarla dolu fillerle gezilen Siyam krallığı 1939 yılından beri Tayland Krallığı adını resmi olarak kullanıyor. Bunun anlamı da Özgürlükler ülkesi demekmiş. Siyam ya da Siam ise turistik mekanlarla, kültürel çalışmalarda kullanılıyor gördüğüm kadarıyla... Örneğin bizim kongre binasında Siam adlı bir toplantı salonu vardı, hediyelik eşyaların satıldığı AVM'nin bulunduğu yerin adı da Siam durağı idi.

BANGKOK İSTANBUL’DAN DAHA KALABALIK

Bu girişten sonra uzun bir uçak yolculuğu ile Bangkok'a vardığımı tahmin edersiniz. Bangkok Suvarnabhumi Havalimanı gerçekten çok büyük. Zaten Bangkok da çok büyük bir şehir. Nüfusunun 18 milyondan fazla olduğunu yazayım. Yani İstanbul'dan 2 milyon daha fazla insan yaşıyor, çalışıyor, okula gidiyor, alışveriş yapıyor... Tabii bu nüfusa hizmet vermesi için toplu taşıma ağları yoğun. Her daim caddelerde yoğun trafik yani ilerlemeyen ya da çok yavaş ilerleyen araçlar var. Otobüse hiç binmedim ama epeyce otobüs gördüm. Ancak en fazla gördüğüm araç kesinlikle motosiklet. Bir ara motosiklet turnuvasının arasına düştüğüm bile sandım. Her yer motosiklet ve üzerinde en az 2 kişi... Arabaya göre daha ucuz ve daha pratik olduğu için son yıllarda gittiğim her ülkede caddeleri dolduran motosikletlerin çokluğu dikkatimi çekiyor.

Şöyle kısaca Tayland ve başkenti Bangkok’a bir göz atarsak, anayasal monarşi ile yönetildiğini, 72 milyona dayanan bir nüfusu olduğunu, son yıllarda çevre ülkelerden gelenler olduğunu ve çok uluslu şirketlerde çalışan çok sayıda yabancının yaşadığını öğreniyoruz. Nüfusunun yüzde 92'si budist olan Tayland halkının yüzde 5,5'i de Müslüman. Sadece Bangkok'ta 200'den fazla cami olduğunu da ekleyeyim. Açık söylemek gerekirse benim otelimin bulunduğu bölgede hiç geleneksel bir yapı görmedim. Otelim Phaya adındaki bölgede bir butik oteldi ama Avrupa'da binlercesini görebileceğimiz tarzda bir otel... Dev boyutlu şirket binaları caddelerin iki yanını kaplamış durumdaydı. Üst geçitlerde arkama manzara ayarlayıp fotoğraf çekmek istedim ama manzara olarak yüksek binalar göründü, geleneksel mimariyi arkama alamadım.

“YÜZLERCE SAĞLIK UZMANI BİR ARADAYIZ”

Dünya Hepatit Zirvesi'ne davet edildiğimi yukarıda yazmıştım ya karaciğer, hepatit, sağlık politikaları üzerinde çalışan yüzlerce akademisyen, sivil toplum örgütü yöneticisi, politikacı ve doktor bir aradayız. Bazıları ile daha önceden tanışıyorum onları tekrar görmek hoş oluyor. Bazıları ile zaten arkadaşız ortak projelerde görev alıyoruz Yeni arkadaşlar tanımak da hoş... Ben de Türk Karaciğer Vakfı'nın temsilcisi olarak zirvedeyim. Bir dijital poster sunumum ve çalışmalarımızı anlattığım bir masam var. Biraz yorulacağım belki ama böyle bir zirvede hem de Bangkok'ta olmak güzel elbette. Açılış töreni gayet heyecanlı, Tai müziği ve dansçıları değişik bir güzellik katıyor gerçekten. Ben de ilk kez canlı olarak Tai dansçılarını görmüş oluyorum. Son derece estetik bir dans türü.

Zirve Bangkok'un büyük otellerinden birisinde toplandı. Dev gibi bir toplantı salonu var. Otelin bulunduğu iş bölgesinde bir unicorn da faaliyet gösteriyor sanıyorum. Ortak alanda unicorn simgesi Tek Boynuzlu At heykeli bulunuyor.

“AVUÇ AVUÇ BAHARAT ATMIŞLAR GALİBA”

Öğle yemeğimiz kongrenin yapıldığı dev binanın restoran katında. Akla gelebilecek her türlü deniz ürünü var ama baharat da avuç avuç atılmış galiba. Benim için çok baharatlı. İçecekleri ise bazı tropikal meyvelerden üretilmiş ama şeker de katılmış. Sadece tadına bakmak zorunda kaldım, bu çok şekerli içeceklerin ve baharatlı deniz ürünlerinin. Bol salata ve ızgara balık bana yeter diye düşündüm.

Akşam yemeğimiz dışarıda bir açık hava lokantasında... Menüden uzun uzun inceleyip acısız olması ricası ile jumbo karidesler istedim. Garson ‘tamam, acısız’ diyerek siparişi aldı ama gelen yemek yine çok acıydı benim için... Anladım ki Taylandlılar yemeklerde acıyı ve baharatı seviyor. Eski çağlarda “Baharat yolu” diye bir ticaret rotası vardı hatırlarsınız tarih kitaplarından, belgesellerden... Hindistan ve doğusundaki ülkelerden gemilerle Avrupa’ya baharat getirilirdi.

“KALDIRIMDA YAĞDA KIZARTILMIŞ YİYECEKLER”

Kanalların, teknelerin güzel kenti: AMSTERDAM
Kanalların, teknelerin güzel kenti: AMSTERDAM
İçeriği Görüntüle

Yemekten söz etmişken sokak lezzetleri diye tanımlanan yemek kültüründen de söz edeyim. 20. yüzyılın son yıllarında Asya ülkelerine yatırım yapmak bir dünya ekonomisi stratejisi olmuştu. Bu yatırım girişiminden yararlanan ülkelerden biri de Tayland. Evet, çok sayıda çok uluslu şirket yönetim merkezini buraya taşımış, belli bir büyüme kazanılmış ama yine de çok sayıda yoksul aile var. Gökdelenlerin hemen önünde tek odalı teneke evlerde yaşayan sayısız insan gördüm. Aynı görüntüleri Brezilya'da Sao Paulo şehrinde de görmüştüm. Bangkok'ta dev işyerleri, oteller, şirketlerin hemen önlerinde kaldırım üstünde de tek odalı evler... Bu tek odalı evlerin kadınları büyük tencerelerin içindeki yağda bazı yiyecekleri kızartıyor ve hemen kaldırımda satıyorlar. Bebeler küçük çocuklar da ötede ya oynuyorlar ya da eski araba tekerleklerinin içinde uyuyorlar. Bir fotoğraf çekmek istedim bu tablodan ama annelerin bakışları izin vermedi.

Gece caddeye çıkıp yürümeye çekindim. Çünkü şehir çok kalabalık, Her kaldırımda akın akın insanlar yürüyor sanki maçtan boşalmış gibi bir kalabalık. Bu kalabalığın içinde yürürken birden dengemi kaybedip bir kızgın yağ dolu tencereye çarpmaktan korktum. Yeni yapılmış modern evleri bilemem ama Tayland'da evlerde mutfak olmadığı, insanların sokaklarda karınlarını doyurup evlerine uyumaya gittiğini söylüyorlar.

İşte sokak lezzetleri böyle bir yaşam tarzını getirmiş. “Sen de yedin mi, ne yedin” derseniz hayır, hiçbir yiyeceğin tadına bile bakmadım. Bizim büfeler gibi küçük dükkan şeklinde gıda satış noktaları da var ama ben biraz hijyen biraz da mideyi bozma korkusundan sadece seyrettim, birkaç kare fotoğraf çektim.

ÇOCUKLAR ÇOK GÜZEL...

Taylandlı çocuklara bayıldım. Yuvarlak yüzleri kapkara gözleri yanık tenleri ile çok sevimliler... Araba tekerleğinin içinde uyuyan oyuncaksız bilgisayarsız yoksul çocukların görüntüleri hala gözlerimde kayıtlı kaldı. Şehir içinde trenle gezdim ve bu arada sağımda solumda gördüğüm insanlarla konuşmaya çalıştım. Gençler İngilizce konuşmaya çabalıyorlar. Ömrümde ilk kez Laoslu üniversite öğrencisi ile ve Doğu Timorlu bir genç aile ile tanıştım. Biraz sohbet ettik, turist olarak geldiklerini söylediler... İstanbul’da hiç bulunmadıklarını ama İstanbul’a da gelmek istediklerini belirttiler.

KRALIN ANNESİ İÇİN TAZİYE

Trenle yaptığım bir şehir gezisinde istasyondan çıkınca beyaz çiçeklerle süslü beyaz mumların yandığı bir düzenleme gördüm. Üç de özel giyimli muhafızı vardı. Bir kadın fotoğrafı asılıydı. Bunun bir anma köşesi olduğunu anladım ama kim olduğunu o an bilemedim. Kralın annesi Sirikit Kitiyakara imiş ve 2025 yılında Ekim ayında vefat etmiş. Ben Nisan sonunda Bangkok'taydım. Kraliçe 7 ay önce vefat etmiş demek ki. Ülkenin çeşitli yerlerinde halk için böyle taziye noktaları kurulmuş. Fotoğraf çekmek istedim nöbetçiler kendileri ile birlikte çekilmesini istemediler. Yabancı olduğumu görünce 'biz sizi çekeriz' dediler. Ana Kraliçenin fotoğrafının önünde beni fotoğrafladılar.

Daha sonra taziye defterine ben de tarihi ve adımı, ülkemi yazdım. Kraliçenin ölümünden üzüntü duyan bir Türk olarak kayıtlara geçtim. Ben bu yazıyı hazırlarken kralın en büyük kızı da ne yazık ki uzun zamandır hastanede yatıyordu ve o da vefat etti. Hukukçu bir diplomat olan Prenses Bajrakitiyabha için de babaannesi gibi anma noktaları kurulduğunu tahmin ediyorum.

“ŞİMDİKİ KRAL TEK EŞLİ”

Günümüzde Tayland Kralı Maha Vajiralongkorn artık tek eşli. Kral ve Ben filmindeki dönem gibi çok sayıda eşi yok. Tayland krallarının hakkını vermek gereken bir önemli konu var ki onu da belirteyim. Batıdaki Avrupa ülkeleri güç gösterisi yapıp Güney Asya’yı sömürge olarak paylaştıkları dönemlerde hiçbir şekilde Siyam Krallığını sömürgeleştirememişler. Günümüzde Tayland Krallığı adını değiştirse de kültür dokusu aynen devam ediyor.

Kraliçeye saygı noktasının karşısında mini bir de tapınak vardı. Orada tütsü yakanları, iki ellerini çenelerinin altında birleştirip dua edenleri gördüm. Ben de oraya yöneldim, bir tütsü yakıp kuma gömdüm. Tapınaktan söz edince bu konudaki gözlemimi de yazmak isterim. Geçmiş yıllarda özellikle nehir kıyısında görkemli tapınaklar inşa eden Taylandlılar Budizm inancındalar. Neredeyse iki bina arasındaki küçük alanlara bile mini tapınaklar yapmışlar.

“ŞEHİR, CHAO PHRAYA NEHRİ DELTASINDA KURULMUŞ”

Bangkok bütün eski şehirler gibi bir nehrin kıyısında kurulmuş. Büyük saray, büyük tapınak hep nehrin kıyısında, nehirdeki tekneler, deniz pazarları güzel görüntüler sunuyorlar.

Bangkok, Chao Phraya nehrinin deltası üzerinde kurulmuş. Kurucu kralın verdiği ad tam 21 kelimeden oluşuyor ve resmi törenlerde bu ad kullanılıyor. Aynı zamanda ‘Melekler Şehri’ adı da kullanılıyor. Ben bu yazıda Bangkok demekle yetiniyorum. 21 kelimelik adı zaten aklımda tutamam ayrıca yazması da çok uzun. Chao Phraya nehri güneyde Tayland Körfezine dökülüyor. Tayland'ın deniz seviyesinden çok yüksek olmamasının yarattığı sorunlar da var tabii.. Muson yağmurları sırasında sel felaketleri de yaşanıyor. Bangkok güneyde bir şehir ama Taylandın meşhur plajları deniz tatilleri için tercih edilmiyor.

1 TAI BAHTI 1,40 LİRA

Benim Bangkok'a gittiğim günlerde yanımda Tai Bahtı bulundurmam konusunda uyarı almıştım. Ben de İstanbul'da havalimanında bir miktar Baht almıştım. Yetmedi, orada tekrar Euro bozdurarak Tai parası almak zorunda kaldım. Belki çok değerli bir para değil ama yine de paralarına özen gösteriyorlar. Kur sürekli değiştiği için bugün kaç liradır bilmem ama benim gittiğim günlerde 1,40 lira 1 Tai Bahtı idi.

“ALFABESİNDE 44 SESSİZ, 18 SESLİ HARF VAR”

Sanırım bir Tai çocuğu okuma yazma öğrenirken kolay olarak öğreniyordur ama ülkemizde kullandığımız Latin alfabesine dayalı Türkçe alfabenin dışında 2 alfabe daha bilen ben, Tai Alfabesini pek çözemedim. 44 sessiz harf 18 sesli harf varmış ayrıca tonlama görevi gören işaretler bulunuyor. Hem çok sayıda yabancı çalışan hem de turistik bir şehir olduğu için etrafta Latin harfleri ile yazılmış reklam panoları, bilgiler görebiliyorsunuz.

Bangkok'a ilk kez gittim, kendime koleksiyonum için bir fincan mutlaka almalıyım. 69 ülkeden topladığım fincanlarım artık salonumdaki dolapları ele geçirdiler ama 100 ülkeye tamamlayacağım. Hediyelik eşyalar satan bir alışveriş merkezine gidince gördüm ki her şey ama her şey fil süslemeli. Evet eskiden okuduğumuz yazılar ve izlediğimiz belgesellerde, filmlerde Tayland ile Fil özdeşleşmişti. Belleğimiz bir fil hatırlıyor hem de altın sırmalı süslemeleri ile... Ama gerçek bir fil hiçbir yerde göremedim belki ormanlık alanlarda, özel çiftliklerde veya özel gezi alanlarında vardır.

“UZUN BANGKOK YOLCULUĞU YORDU”

Zirve sırasında dijital poster sunumlarında yardımcı olan bir genç Tai öğrenci ve kongre salonundan ayrılmadan önce benimle söyleşi yapmak için izin isteyen başka bir genç stajyeri unutmayacağım. Bu 2 Tai gencini çok çalışkan buldum. Ah onların adlarını yazdığım kağıt benim yüzlerce kağıdımın içinde kaybolduğu için adlarını hatırlayamıyorum. Yönetim biriminde staj yapan gençle söyleşimiz iyi gitti ama son soruda onu biraz üzdüm sanırım. “Yakında yine gelmek ister misiniz” dedi. Ben de tereddütsüz “hayır” cevabını verdim. Ve nedenini açıkladım. Yol çok uzun gelmişti. Havada o kadar uzun süre kalmak beni biraz yormuştu. Tekrar aynı uzun yolculuğu yapıp İstanbul’a uçmak yine zor olacaktı. Yakında Bangkok’a tekrar gitmek istememe nedenim sadece buydu. Ama bugün doğrusu tekrar gitmek isterim.

Ve Suvarnabhumi Uluslararası Havalimanındayım tekrar, İstanbul'a dönüş başlıyor. Kalabalık baş döndürücü. Biniş kartımı alana kadar tedirginim çünkü uzun uçuş yolculuklarda önceden check-in yapılmıyormuş. Neyse biniş kartımı aldım ve rahatladım. Şimdi havalimanının orijinal köşelerini inceleyebilirim, hatta fotoğraf çekebilirim. Önce Buda'nın tahtına gözüm takılıyor, altın olduğu söyleniyor ama ihtimal veremiyorum. Buraya altın taht yapmak nedir, nasıl bir gösteriştir diyorum. Önünde bir fotoğraf için tanımadığım bir yolcuya rica ettim.

Sonra o meşhur yılan şeklindeki ejderhalarını gördüm. Aman tanrım ne kadar büyük bir yılan... Gövde çapı 1 metreden fazla, onlarca Taylandlı bir noktasından tutmuş bütün gövdesini parlak taşlarla işlemişler, pırıl pırıl göz alıcı ve altın algısı yaratıyor o da. Tümünü tek kare fotoğrafa sığdırmak zor... Parça parça çekebildim. Bu efsanevi yılan ejderhanın adı Naga imiş ve kültürel bir sembol olarak kabul ediliyor.

Ve İstanbul’dayım, verimli ve güzel bir hafta oldu. Zirve sonunda hepatit için deklarasyonumuzu yayınladık. “Hepatiti ortadan kaldırmak, herkes için, her yerde, hemen şimdi” diye bitirdik.

İstanbul'daki ilk kahvaltımda Bangkok'tan aldığım fil şeklindeki fincanımla çayımı içtim...