Türkiye sanayi en son dönüşümü 1980’li yıllarda geçirdi. Korumacı bir düzenden dış rekabete açık, ihracata yönelik bir yapıya geçildi. Şirket sermayeleri güçlendirildi. Bunun sonucunda Türkiye ihracatta bir atılım dönemi yaşadı. Ancak 1980’de başlanan reformlar 1990’lı yıllarda sürdürülmedi, ya da revize edilmedi. Bu arada Türkiye’nin sermaye hareketlerini serbestleştirmesinin sanayi kesimine faydaları yanında zararları da oldu. Bu zararları gidermeye yönelik önlemler de alınmadı. 1994 ve 2001 krizleri sermayeleri eritti, finansal bünyeleri bozdu. 2001 krizinde bankalar yeniden yapılanırken, kamu kesimi yeniden yapılanırken reel kesimin yapılanması tamamlanamadı. Çünkü küresel bazda sermaye hareketleri krizden çıkışla çakıştı. 2002’nin son çeyreği ile başlayan küresel sermaye hareketlerindeki hızlanma 2007’nin üçüncü çeyreğine kadar artarak devam etti. Bu küresel para bolluğu, risk alma iştahındaki artışı, yabancı sermaye yatırımlarındaki artışı, portföy yatırımlarındaki hızlı büyümeyi, dünya ekonomisinde hızlı büyümeyi beraberinde getirirken, sorunların, yapısal bozuklukların da üzerini örttü. İşler gayet iyi giderken yeniden yapılanmanın da hiçbir anlamı olamazdı.

Ancak küresel fon akımlarının hızlanması TL’yi aşırı değerlendirerek ihracatçıların rekabet gücünü azalttı. Türkiye 2006 yılı ortasında yaşanan piyasa kırılmasına doğru zaten tıkanıklık aşamasına yaklaşmıştı. Son küresel kriz işin tuzu biberi oldu. Türk sanayi adeta çöktü. Türkiye yüzde 6’ya yaklaşacak 2009 daralması ile dünyanın en çok daralan ekonomileri arasına girdi. Üstelik bu durum finansal krizin yaşandığı bir aşamada finans sektörü dimdik ayakta kalırken gerçekleşti. Türkiye finansal sektörü devlette yardım almayan dört ülke finansal sektöründen biri. Diğer üç ülkede böyle bir daralma yaşanmadı. Türkiye’de yaşanmasının bir nedeni hükümetin krizini gerektiği biçimde yönetememesi olarak gösterilebilir. Bunda yerel seçimlerle krizin en şiddetli aşamasının çakışmasının da önemli bir rolü olabilir. Ancak ikinci önemli neden de reel sektörün zaten tıkanıklık aşamasına gelmiş olmasıydı. Birikmiş sorunlar küresel krizle birlikte ortaya çıktı.

-Bunlardan biri yerli paranın değerlenmesinin Türkiye’nin rekabet gücünü azalmasıdır.

-Bir diğeri Çin’in dünya piyasalarına daha etkin şekilde girmesidir ve bazı Türk ürünlerinin Çin mallarıyla rekabet edememesidir. Özellikle tekstil ve konfeksiyon sektörünün bazı alanlarında böyle.

-Bir başka neden de doğru dürüst bir ekonomi, sanayi politikasından yoksunluktur. Türkiye’nin rekabet üstünlüğü olacak sektörleri belirleyememesi ve bu alanda özel yatırımcılara yol gösterememesidir.

-Bölgesel farklılıklar Türkiye’de çok derindir. Maliyetler arasında uçurumlar vardır. Rekabet gücünü artırmak veya korumak isteyen tesislere zamanında taşınma teşfiği verilmeliydi. Bu konuda atılan adım artık çok geç kaldı ve yetersiz biçimde uygulanıyor. Doğru dürüst sonuç alınamıyor.

-Maliyetleri azaltma amacıyla çalışanların özlük haklarını azaltmak ise özellikle ülkenin batı ve Marmara bölgeleri için söz konusu olmamalıdır. Çünkü Türkiye’nin kişi başına geliri artık 10 bin dolar civarında seyretmektedir. Ucuz işçilik artık geride kalmıştır. En azından batı kısmı için söz konusu değildir. Ucuz işçilik için doğuya taşınma geçici bir çözüm olabilir.

-İşçilik maliyetlerinde ve haklarında geriye gidilmemesi gerektiği bir de AB tam üyeliği açısından önemlidir. Türkiye siyasi ve ekonomik yönden batıya doğru giderken, AB’ye girmek isterken işçilerin haklarında ve ücretlerin de artık Çin düzeyinde olamaz. Ya da Çin düzeyindeki ücretlerle AB’ye girecek ekonomik ortamı yakalayamaz. Ülkenin batısında üretimin belirli bir maliyeti vardır. Bu maliyeti çıkaramayan şirketler veya sektörle varsa ya taşınacak ya da tasfiye olacaktır. İş değişikliğine gitmek de bir kurtuluş yoludur.