Öne Çıkanlar GİRAY DUDA İKV BAŞKANI AYHAN ZEYTİNOĞLU Kişisel verilerin korunması kanunu Türkonfed Av. Ferhan Arıkan

Sanayici dediğin insanlar, ayrı cins, farklı insanlardır

GİRAY DUDA

Prof. Dr. Murat Yülek, İstanbul Ticaret Üniversitesi Ticari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi ve Sanayi Politikaları ve Kalkınma Merkezi yöneticisi. Türkiye’de sanayi sektörünün her yönüyle ilgilenip araştırmalar yapan, bu konuda makaleler yayınlayan Prof. Yülek’i kısa süre önce de sanayi politikalarıyla ilgili bir uluslararası toplantı düzenledi. Prof. Yülek ile Türkiye’de sanayi sektörünün durumunu ve büyümesi için neler yapılması gerektiğini konuştuk.

- Kısa süre önce Akıllı İktisadi Planlama ve Sanayi Politikaları adlı konferansın ikincisini düzenlediniz. Sanıyorum, bu konferanslar, aynı çerçeve içinde önümüzdeki yıllarda da devam edecek, değil mi?

İNTERNETTEN İZLENEBİLİR

- Her yıl yakıyoruz bu ateşi ve bundan sonra da devam edeceğiz. Geçen yıl düzenlediğimiz konferansın akademik yönü yoktu. Akademisyenlere davet göndererek, akademik paperları hazırlayacakları, bildiri sunacakları bir ortam sağlamamıştık. Orada sadece davetli konuşmacılar vardı ve konuyu bu şekilde ele alan yapıydı. Bu yıl ilk defa, akademik kısmı da ekledik. Dünyanın değişik ülkelerinden 50’ye yakın paper geldi. Sekiz tane oturum düzenlendi. Bunlarda katılımcılara bilimsel bildirileri sunma imkanı sağladık. Bu da bir yenilik oldu. Bu yıl, Avrupa’dan, Asya’dan konuşmacılar geldiler. Cambridge Üniversitesi ekonomistlerinden Ha-Joon Chang bu konularda çok önde gelen bir akademisyendir. Onun önemli bir konuşması vardı. Konumuzla ilgili Avrupa ve Asya’daki sayılı uzmanların çoğu da konferansımıza katıldı.

- Konuşmaları kitap haline getirip meraklılara sunacak mısınız?

- Deşifrelerini yapmadık ama konuşmaları video olarak internete koyduk. Böylece toplantımıza gelemeyenler de izleyebilecekler.

DEVLETİN SANAYİ PLANLAMASI YAPMASI GEREKİYOR

- Sanayi ve planlama birbirlerine çok yakın, belki de ayrılmaz şeyler değil mi?

- İkisi esasında birbirinden bağımsız ama birleşiyorlar. Planlama şöyle bir şey: Devlet ekonomik alanda belli politikalara, stratejilere sahip bir aygıt. Bu politika ve stratejileri, ekonomik yapıda gördüğü eksiklikleri, değişiklikleri düzenlemek üzere kullanabiliyor. Yani ekonomik alanda devlet, kendi ekonomisinin eksikliklerini gidermek veya güçlendirmek için planlama yapıyor. Fakat bu tip eksikliklerin giderilmesi bir ayda veya bir yılda olabilecek bir şey değil. Hangi ekonomik alana bakarsanız bakın genelde 3-5 yıldan 20 - 30 yıla kadar uzayabilenleri var. Dolayısıyla ben şu anda şunu yapmak istiyorum, bu yıl bunu hallettim diye bir ortam yok. Gelecekteki kaynaklarını görmesi, hesaplaması, gelecekteki ihtiyaçlarını da görerek kaynak planlaması yapması gerekiyor.

Dolayısıyla, nasıl bir şirket ileriye dönük işletme stratejisini koyup ona göre planlama yapıyorsa Devletlerin de birer kurum olarak onları yapması lazım. Ekonomik alanda da sosyal alanda da bu böyle.

ERKEN SANAYİSİZLEŞME SÜRECİ  VAR

Sanayi politikaları şöyle bir alan: Ekonominin kendi üretim yapısına bakıyorsun, bu üretim yapısının içinde sanayinin çok özel bir yeri var. Fakat birçok ülkede sanayi olması gereken güçte değil. Hele bugünlerde bunun sebeplerinden birisi de yurt dışından, Çin’den gelen baskı. Böyle olunca sanayi sektörü her ülkede olması gereken optimal büyüklüğünden daha küçük seviyelerde kalıyor. Hatta şu sıralarda bazı iktisatçıların üzerinde durduğu bir konu var. Premature Deindustrialization (erken sanayisizleşme) diye bir konu.

Ülke ekonomileri belli bir gelişmişlik seviyesine gelince hizmet sektörünün GSYİH’daki payı giderek artıyor. Bu normal bir gelişme. ABD’de, Fransa’da ve diğer gelişmiş ülkelerde, belli bir zenginliğe ulaşınca toplam ekonomik büyüklük içinde sanayinin payı oransal olarak düşüyor. Bu yeni düşüncede iktisatçılar şunu fark ediyor haklı olarak. İyi ama diyorlar, sanayinin ekonomi içindeki oransal küçülmesi ancak ekonomi belli bir seviyeye geldikten sonra oluyordu. Ama şimdi, bazı gelişmekte olan ülkelerde, daha doğrusu Doğu Asya hariç bütün gelişmekte olan ülkelerde, sanayi hiçbir zaman esasında ulaşması gereken noktaya ulaşamıyor, onun altında sanayisizleşme süreci başlıyor. Çünkü Çin’i var, başka sıkıntıları var.

Dolayısıyla eğer sanayi önemli ise ve böyle durumlar, riskler de varsa o zaman devletler, karar alıcılar ekonominin yapısını sanayi lehine geliştirmek için bazı önlemleri almak durumunda kalıyorlar. Bunlara da sanayi politikası deniyor. Sanayinin güçlenmesi politikası da diyebiliriz.



SANAYİ BELLİ BİR NOKTAYA GELMEDEN DÜŞÜŞ YAŞIYOR

Bu politikaların, yine aynı planlamada olduğu gibi gerekliliği var. Bu düzeltmenin yapılabilmesi için de bu yıl kararı aldık, düğmeye bastık, sanayiyi kurtardık diyemiyorsunuz. Bu da uzun zamanlı bir şey. Bu manada planlama konsepti ile sanayi planları konsepti çok üst üste geliyor. İkisi de ekonominin yapısını değiştirmeyi amaçlıyor. Genelde de sanayi politikaları ekonomik planlamanın altında görülebiliyor. Mesela Japonya’ya baktığınızda orada geniş manada planlama vardı hızlı büyüdüğü dönemlerde. Bunun en önemli unsuru, komponenti de sanayi politikalarıydı. Kore’de de öyleydi. Literatüre baktığınız zaman iktisatçıların gördüğü nokta çok doğru bir nokta. Doğu Asya hariç, Türkiye de dahil, sanayinin belli bir noktaya bile gelmeden düşüşe geçmesi gerçekliği var. Dolayısıyla sanayi, planlama ile iç içe geçen bir kavram.

SANAYİ POLİTİKAMIZ YOK

- Dünyadan ve Türkiye’den gelen uzmanlar konferansta neleri ele aldılar? Birbirlerinden ayrı ayrı konuları mı yoksa yaklaşık, aynı konuları mı gündeme getirdiler?

- Türkiye’de bu sanayi politikası denilen şeyin uzmanı yok. Belki burada kendimi sayabilirim. Dünyada da çok fazla yok. Planlama deyince, Türkiye’de planlama kurumu geleneği de var. İnsanları da yetişmiş durumda. Avrupa’ya baktığınız zaman Avrupa’da da bizdeki manada iktisadi planlama 1980’den sonra düşüşe geçti. 80’li yıllarda Washington Consensus ortamında, artık planlamanın gereksiz bir şey olduğu düşünülmeye başlandı. Bunu da tartışabiliriz, doğru mu yoksa yanlış mıdır bu karar diye. Ama Avrupa ülkelerinde formel olarak şu anda 1950’li, 60’lı yıllardaki İktisadi Planlama başlığı artık pek yok. Yani bizimle onlar arasında bir asimetri var.

AB’NİN SANAYİ POLİTİKASI ZAYIF

Buna karşılık, sanayi politikası, Industrial Policy olarak Avrupa’da yine gündemde. Nasıl gündemde? Avrupa Birliği 2010 yılında bir sanayi politikası dokümanı üretti. Bu, artık ben sanayi politikalarına bakıyorum demektir. Hatta bunun bir genel müdürlüğü var. Fakat, onun etrafındaki gelişmelere de baktığınız zaman, onların sanayi politikası dediği şeyin bizim sanayi politikası dediğimiz kavramla çok da üst üste gelmediği ve biraz da o dokümanın çok zayıf ve genel olduğunu görüyoruz. Orada industrial Policy programında çalışan insanların çoğu da bizim konferansa gelerek konuşma yaptılar. Ama çok genel ve çok zayıf diyebileceğimiz sanayi politikaları var. Bu manada da orada bir eksiklik var.

Bizim Industrial Policy adı altında bir politikamız yok. O adla adlandırılmıyor ama son dönemde Otomotiv Strateji Belgesi, Makine Strateji Belgesi gibi, daha önce Türkiye’de olmayan ve benim olumlu gördüğüm ama çok yeterli olmayan bazı çalışmalar var. Bu manada belki de ‘biz onlardan biraz daha ilerdeyiz’ diyebiliriz.

ORTA GELİR TUZAĞINA DİKKAT ETMELİ

- Gördüğüm kadarıyla yurt içinden veya dışarıdan gelen uzmanlar orta gelir tuzağı üzerinde çokça durdular. Orta gelir tuzağı, birçok ülkenin önünde duran somut, gerçek bir tuzak mıdır?

- Orta gelir tuzağı şu anda bayağı gündemde olan bir konu. Birçok ülkenin şu anda içinde olduğu durum orta gelir tuzağı olarak adlandırılabiliyor.

- Bu ülkeler arasında Türkiye’yi de sayabilir miyiz?

- Orta gelir tuzağının genel tanımı şu şekilde: Kişi başına gayri safi yurt içi hasılanın belli bir seviyeye ulaştıktan sonra oralarda tıkanması, yukarıya doğru çıkamaması. Bunun yukarıya doğru çıkabilmesi için üretkenliklerin hızlı artması gerekiyor. Ya da petrol, altın bulmanız lazım.

İşte sanayinin gerekliliği ve bizim üzerinde durduğumuz sanayi politikalarıyla olan bağlantısı burada. İktisaden baktığınızda üretkenliğin, verimliliğin hızlı devam etmesi bu sektörde var. Hizmet sektöründe verimlilik artışları hep sınırlı kalıyor. Tarımda da öyle. Verimlilik artışının yüksek olduğu alan her zaman sanayi kesimi. Dolayısıyla bir ülke olarak siz toplam verimliliği artırıp büyümek istiyorsanız o zaman sanayi sektörüne bakmalısınız. Nitekim, Japonya’nın veya Kore’nin bugüne gelmesinde hep tekstil, otomotiv, elektronik gibi imalat sanayi sektörleri öncü rol oynamış. Kore işte bu yüzden tarım zengini bir ülke olamazdı. Zaten Kore’nin de Japonya’nın da toprağı oldukça küçüktür.


HİZMET SEKTÖRÜ BÜYÜMEYİ DESTEKLEMİYOR

Hizmet sektörü iyi bir istihdam alanı ama verimlilik çok düşük. Bir oteli düşünün, 160 odalı bir otelde 30 kişi çalıştırıyorsunuz. Bu, iyi bir rakam. Belki de sanayiden daha iyi bir istihdam rakamı. Nitekim, Türkiye’de istihdam oranlarına baktığınızda, 6 milyon kişi sanayi sektöründe var, 12-13 milyon kişi de hizmet sektöründe var. Adet olarak çok insana ekmek sağlıyor. Ama verimlilikleri düşük ve bu nedenle büyümeyi desteklemiyor. Bu ampirik olarak da bilinen bir şey, büyümeyi destekleyen imalat sanayiidir. O yüzden büyümek isteyip bu tuzaktan kurtulmak isteyenlerin başvuracağı sektör sanayi sektörüdür.

Şunu yapabilirsiniz. Çok büyük bir nüfusunuz vardır. Sizin önceliğiniz büyüme değil istihdamdır. İnsanlar boş durmasın, bir yerlerde çalışsın diyorsanız sizin için istihdam çok önemli. Ama büyümeyi önemsiyorsanız, hizmet sektörü sizi yeteri kadar büyütmüyor. Verimlilik artışı oluyor ama çok küçük. Büyüten sektör sanayi sektörü. O yüzden orta gelir tuzağı ile sanayi politikaları arasında böyle doğrudan bir ilişki var.

- Önceki Hükümetin planladığı bir proje vardı. Kentsel dönüşüm ve konut projeleri furyası kapsamında rant gelirlerinin vergilendirilmesi düşünülüyordu.

- Evet, yeni hükümetin Acil Eylem Planı’na o başlık girdi.

İMALAT SANAYİ BÜYÜYOR AMA PAYI AZALIYOR

- Sonuçta bunun da bir aciliyeti var değil mi? İnşaat sektöründeki bu hızlı büyümenin, fiyatları da yukarıya çekerek diğer sektörleri aşağıya ittiği gibi bir izlenimim var. Siz ne dersiniz?

- Diğerlerini aşağıya ittiğinden çok emin değilim. Durumu doğru tespit etmek lazım. Rakamlara baktığımız zaman Türkiye’de nominal olarak sanayi sektörünün ürettiği katma değer, dünyada en hızlı artan ülkelerden birisi olmuş. Bizden daha hızlı artan bir iki ülke de var. Bunlardan birisi de Amerika, bu çok ilginç. Kore ve İsviçre gibi ülkeler de var. Biz de hızlı büyümüşüz. Sorun şurada: imalat sanayinin gayri safi yurt içi hasıladaki oranı artmıyor, hafifçe azalıyor. Demek ki hizmetler sektörü çok daha hızlı büyümüş. Bunun sosyolojik nedenleri de var. Şehirleşiyoruz ve alışkanlıklarımız da buraya yansıyor. Yani yakında alışveriş merkezi olmazsa Türk insanı artık kendisini mutlu hissetmiyor. Bu da enteresan bir durum. Bu ve diğer sebeplerle hizmet sektörü çok daha hızlı büyümüş. Hızlı büyüyünce oran olarak imalat sanayi aynı veya düşüş eğilimi içinde.

SANAYİ YERİNE AVM’DE ÇALIŞMAYI TERCİH EDİYOR

Bu arada hizmet sektörünün büyümesi istihdamı da artırıyor. Bu da olumlu bir şey. Toplam olarak topluma etkisi muhtemelen pozitiftir. Çünkü istihdamı artırıyor. Türkiye şu anda korkunç bir şehirleşme ile karşı karşıya. Türkiye’nin gecekondu sorunu neredeyse ortadan kalktı. Alışveriş merkezleri kırsaldan gelen insanlara iş olanakları sağlıyor. Hatta birçok kişi sanayide çalışmak yerine, birkaç yüz lira daha aşağı ücretle alışveriş merkezinde çalışmayı tercih ediyor.

KONUTTA BALON YOK

Sanayide ciddi bir istihdam problemi var. Eleman bulamıyorlar. Ben bunu Türkiye’nin her yerinde duydum. Demek ki o insanı alışveriş merkezine kaptırmamak için daha yüksek ücret vermen gerekiyor. Bu da Çin’le, Vietnam’la ticarete konu olan malların üretiminde ücretleri bayağı artırıyor. Dolayısıyla sen dünyada ücret baskısı ile karşı karşıyasın. Bangladeş ile Türkiye arasında ücretlerde 9 kat fark var. Türkiye bayağı pahalı. Aynı malı üretsen satabilmen mümkün değil.

Biz bir taraftan diyoruz ki her taraf konut projesi. Arz ve talep meselesi. O kadar çok konut üretiliyorsa konutların fiyatının düşmesi lazım. Düşmediğine göre talep de devam ediyor. Şu sırada tüketici kredileri de düşük. Fiyatlar, arz çok olursa düşer. Bence gayrimenkulde balon yok. Markalı konutlarda belki var. Ama İstanbul’da metrekaresi 700 – 800 dolar iken Avrupa’da birkaç bin dolar.

RANT VERGİSİ İYİ BİR FİKİR

Gündemde olan ‘rant vergisi’ni destekliyorum.  Aslında oradaki fikir vergi değil, oldukça iyi bir fikir. Bir taraftan sanayi gibi çok netameli, problemli, rakipleri çok olan bir alanda alternatif iş yapmak var. Diğer tarafta da bir arsayı kapatıp inşaatı çıkıp, reklamlarla dünyanın en iyi projesi diye satmak var. Bu durumda kimsenin sanayici olmaması gerekiyor. Rasyonel olmaması, deli olması lazım insanın.  Hükümetin fikri şu: Eğer biz bu taraftaki rantı paylaşırsak, adam daha normal oranlarda kazanç sağlar, getiri oranları ile sanayiyi karşılaştırırsak sanayiye kayan insanı biraz daha cesaretlendiririz ve biraz da devlete gelir elde etmiş oluruz mantığı var.

HONG KONG’DA RANT PAYLAŞILIYOR

- Bu tür, sanayiyi geri plana iten rant kazançlarının frenlenmesi uygulaması dünyanın başka ülkelerinde de var mı?

- Mesela Hong Kong’da çok uygulanan bir şey. Hong Kong, metro ağını yapmaya oldukça geç başladı. Diyor ki, ben bir yere metro hattı götürürsem orada konut fiyatları artacak. Konut sahipleri de burada masrafa katkıda bulunmalı ve ben bu hattı böyle finanse etmeliyim. Zaten Hong Kong’da oturulacak konutların yüzde 70-75’i devletin. Dolayısıyla oraya gidecek hattın üzerindeki arazileri bu hattı yapacak kamu firmasına tahsis ediyor. Hattın gittiği yerdeki fiyatlar artınca onlar o arazileri değerlendirerek hattı finanse ediyorlar. Bizde de bu yapılabilir.

SANAYİCİLİK İRRASYONEL

Ama bu yeterli olur mu derseniz, olmaz derim. Birincisi bize her şeyden önce sanayici lazım. Bu sanayici denilen insanlar diğer işadamlarından çok farklı insanlardır. Bunlar ‘cins’ insanlardır. O işi sevdiği için yaparlar. Mesela Picasso neden resim yapıyordu. Siz resim yapar mısınız? Ben zaten yapamam ama yeteneğim olsa da yapmam. Picasso bütün hayatını resme vermiş birisi. İktisatçı olarak baksan irrasyonel bir durum var ortada. Sanayici de o tesisten aldığı zevkle bu işi yapıyor. Yoksa sanayici para kazanmıyor zaten. O kadar gayretle, istekle, enerjiye çalışıyor. Bu sanayiciyi sen gayrimenkul sahasına koysan çok daha fazla para kazanır.

SANAYİCİLER ‘GARİP’ TİPLERDİR

- İTHİB Başkanı İsmail Gülle, 6 ay kadar önce açıklama yaptı. Çorlu’daki yeni fabrikasını çalıştırmadığını, buna karşılık Bodrum’daki yazlık konut projesini yürüttüğünü belirterek, “çünkü fabrika duruyor, inşaat yürüyor” demişti.

- Sanayicilik, benim gördüğüm kadarıyla aşkla, şevkle yapılan bir şey. Sanayiciler de öyle. Onlar farklı insanlar. Bizde az olan şey ‘gerçek sanayici’.  Bir şey daha söyleyeyim. Bununla ilgili ben bir uluslararası kuruma danışmanlık yapacağım. Dünyada en önemli kalkınma tecrübeleri Alman, Japon ve Kore’dir. Bu üç en başarılı örneğin üçünde de sanayici denilen o tipoloji çok özel rol oynamıştır. Almanya’da bugünün de ünlü markaları olan ürünleri üreten sanayici aileleri var. Japonya’da ve Kore’de de öyle. Dünya sanayicilik tarihine geçmiş adamlarla büyümüş bu ülkeler. Elbette Amerika’da, İngiltere’de de ciddi, çok sayıda sanayici var. Bizim Türkiye’de bu tür adamlar henüz yetişmiş değil. Sayıları çok az. Bunlar, ‘garip’ tipler. Bunları da kaybetsek olay bitecek. Ben burayı otel, rezidans yapayım deseler çok daha fazla kazanacaklar.

‘SANAYİCİ AİLELERİ’ YETİŞMELİ

Sanayici tipi çok önemli. Siz onlara sahip çıkacaksınız. Devlet oturup sanayici yetiştiremez tabii ki. Bu adamların önleri açılmadan, hatta bir sanayici aileleri gibi ailelerin yetişmesi bir şekilde sağlanmadan istediğimiz büyümeyi sağlayamayız.

İşte bu istediğimiz sıçrama Kore’de var. Bize bir kırılma lazım. Trend olarak yukarıya gidiyor zaten. İki üç kat büyümüşüz 10 senede. Ama bu yetmez, bize çok büyük bir sıçrama lazım. Bir şeyleri yapabiliyor olmamız lazım. Mesela biz bunu tekstilde başardık. Ama havacılıkta başarmadık. Tekstilde olduğu kadar raylı sistem ya da havacılık kümemiz olsa ne iyi olurdu.

OTOMOTİVİN KATMA DEĞERİ ÇOK KÜÇÜK

Otomotivi ele alalım mesela. Otomotiv sektörünün, 750 milyar dolarlık katma değer üreten Türkiye’de ürettiği katma değeri ne kadar biliyor musunuz? Sadece 4.5 milyar dolar. Yan sanayi dahil değil. Yan sanayi küçük ama güçlü bir sektör. Otomotiv sadece bu kadar. Buna karşılık, yüzölçümü Türkiye’den onda biri ve nüfusu 50 milyon olan Kore’de otomotivin ürettiği katma değer bizimkinin 10 katı. Kullanılabilir alanı Türkiye’nin 20’de biri çünkü her tarafı dağ. Yıllık 10 milyon otomobil üretimi var. Bunun 5’ini ülke içinde, 5’ini de ülke dışında üretiyor. Biz şu anda yeni yeni 1.2 milyonu geçtik. Bizimle aynı anda başlamışlar. Yani, ülke içindeki 5 milyonluk üretimle benim 10 katım dolayında katma değer ortaya koyuyor.

YERLİ MARKA VE YETERLİ TEKNOLOJİMİZ YOK

Onların dünyanın her tarafında bilinen markaları var. Bizim ise yerli markamız yok. En önemli sebeplerden birisi yerli marka ve yeterli teknoloji olmaması. Kore 1974’de kanun çıkarmış ve yerli tasarım, teknoloji ve markaya destek vereceğini açıklamış. Bu kanunu da Japonlardan bire bir tercüme etmişler. Bizim yaptığımız gibi uluslararası markaları ülkede üretme işini Afrika ülkeleri de, İran da, Pakistan da yapıyor. Kendi markan ve kendi teknolojinle mümkün mertebe üretmedikçe katma değeri harekete geçiremiyorsun.

Örneğin Hindistan’ın kendi marka otomobili var. Hindistan fakir bir ülke diye bilinir. Şu andaki ekonomik durumu iyi ve yakında çok daha hızlı büyüyecek. Kendi markanın olmasını istemek arabesk bir yaklaşım değil, doğru bir olay.

 

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner97

banner96

banner95

banner91

banner90

banner89