Öne Çıkanlar GİRAY DUDA İKV BAŞKANI AYHAN ZEYTİNOĞLU Kişisel verilerin korunması kanunu Türkonfed Av. Ferhan Arıkan

Avrupa Birliği üyeliğini düşünmek artık gerçekçi değil

GİRAY DUDA

Prof. Dr. Elif Çepni, Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı. Üniversitede, Makro Ekonomi ve Ekonominin Temel İlkeleri derslerini veriyor. Avrupa Birliği de bilimsel ilgi alanı olan Prof. Çepni ile dünya ve Türkiye ekonomisini genel açılardan konuştuk. Avrupa Birliği üyeliğiYle ilgili umutlu sözler söyleyemeyen Çepni, yine de AB’nin pek çok yönden Türkiye’ye yararlı olduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Elif Çepni’ye ‘Global Sanayici’ adına sorduğumuz sorular ve aldığımız yanıtlar şöyle:

- Dünyada ve Türkiye’de ekonomik durumu konuşmak istediğimizde doğal olarak önce Amerika’ya bakıyoruz. Büyük krizin bugünkü durumu nedir, onu öğrenmek istiyoruz. Amerika’da sık sık ‘kriz yeniden dip yaptı, yapıyor” yorumları olunca dünya korku içinde kalıyor. Sizce dünya ve Amerikan ekonomisinin şu anda durumu nedir? Nasıl görüyorsunuz?

- Dünya ekonomisini konuşurken Amerika Birleşik Devletleri’nden başlamak doğru bir yaklaşımdır. Amerika dünyanın en büyüğüdür. Klasik deyişle ‘Amerika hapşırırsa dünya hasta olur’. Bu söz bugün de geçerlidir.

Kriz de zaten Amerika’dan başladı ve dünyaya yayıldı. Nouriel Roubini ‘krizi benden başka gören olmadı’ diyor ama aslında görenler vardı. Elbette birçok sinyal vermişti. Amerika’nın dış ticaret açığı 800 milyar dolara yükselmişti. Şu andaki açığı 400-500 milyar dolara indi sanıyorum.

ÇİN’İN KORKUNÇ BİR TASARRUFU VAR

Öte yandan, dünyada açık verenlerin yanında fazla veren ülkeler de var. Çin’in resmi rezervi 4 trilyon doları geçti. Bir görüşe göre bunun dörtte üçünü Amerikan doları üzerinden mali varlıklarda tutuyor. Bu ne demek? Amerikan tahvilleri satın alıyor. Yani Çin’in bu fazlası olmasa bütün dünya sıkıntı yaşar. Yuan güçlenir ve doların yerine geçer demek istemiyorum.  İkisi de birbirine o kadar bağımlı hale geldi ki. Zaten teknik deyim olarak buna ChinAmerica diyorlar. Çin’in, korkunç bir tasarrufu var. Bu tasarrufu eritecek, Çin’in alım gücünü düşürecek silah Amerikan dolarının değer kaybetmesidir.

Son dönemlerde, Çin’in dışında aynı güçlü büyümeyi yıllarca sürdüren başka bir ülke yok. Tabii ki bu ekonomik göstergeler dışında sosyal göstergelerin de dikkate alınması gerekiyor ülkeler incelenirken. Çin’in o bakımdan yürüyecek çok yolu var.

Eskiden ekonomik anlamda dünyada tek bir merkez vardı, dünyayı sadece Amerika yönetiyordu. Ama şimdi öyle değil. Hatta gelişmekte olan ülkeler, adlarına BRIC dediler, Türkiye’yi ve Malezya’yı da içine katanlar oldu. Burada çıta olarak kabul edilen yüksek büyüme hızı. Gelişmiş ülkeler yüksek büyüme marjını doldurdular. Yani hem insan gücünü, hem de beşeri gücü çok iyi kullanıyor. Gelişmiş ülkelerin büyüme hızı düştü. Ama gelişme yolunda mesafesi olan gelişmekte olan ülkeler daha hızlı büyüyor. Bu şimdilik dünyayı iyi kötü idare ediyor.



‘KRİZLER KİTAP SATIŞINDA İMDADIMA YETİŞİYOR’

- Peki hocam, dünya ekonomisindeki bu korkutucu çalkantıları olağan mı görmeliyiz? Düz bir çizgide devam etmesi mümkün değil mi?

- Ara sıra inip çıkması çok normal. Bu finansal krizler konusunda yazan çok iktisatçı var ve bir tanesi oldukça esprili bir yaklaşım içinde. Benim kitabımın satışları ne zaman düşse yeni bir finansal kriz imdadıma yetişiyor, diyor. Yeniden yüksek satışları yakalayabiliyor.

South Sea denilen bir şirketin hisselerinde büyük bir düşüş oluyor ve ünlü fizikçi Isaac Newton büyük bir servet kaybediyor. Bu durumu, “Gök cisimlerinin hareketlerini tahmin ettim ama insanların çılgın hareketlerini tahmin edemedim” diye açıklıyor.

Her kim çıkıp da ‘ben yıl sonunda dövizin ne olacağını kesinlikle biliyorum’ diyorsa doğruyu söylemiyordur. Dövizin fiyatının nelere bağlı olduğunu biz iyi biliyoruz. Bunu etkileyen 5 faktör var. Biz hangi koşullarda hangi yöne gideceğini biliyoruz. Eğer faiz yükselirse biz biliyoruz ki ulusal para değerlenir. Faiz paranın fiyatıdır. Bunları biliyoruz ama olacakları kestirmek çok kolay değil. Eğer öyle olsaydı iktisat hocaları dünyanın en zengin insanları olurdu.   

YILANIN YAĞINI ÇIKARDILAR

Amerikan ekonomisini ben hala çok önemsiyorum. Ama 1990’lı yıllarda ortaya çıkan sisteme, ‘yılanın yağını çıkarmak’ diyorlar. Piramitin tersi durumunda 1 doları 100 dolara çıkaracak bir borçlanma sistemi yarattılar. Ortada böyle para yok ve balon şişmiş. Ama bu balonlar hep vardı. Mesela Hollanda’da 16. Yüzyılda Lale Çılgınlığı yaşanmış. Bir lale fidanına 24 öküz veriyorlardı. Bilmem kaç çeşit lale tohumu üretiliyor. Bazen lale karşılığında ev satın alınıyor. Tam bir ‘lalemania’ hüküm sürüyor. Birisi fiyatı yükseliyor diye koşmaya başlıyor. Peşinden büyük bir kalabalık gidiyor. Bunun bir spekülasyon olduğu anlaşılınca herkes satmaya başlıyor ve bindikleri dalı kesiyorlar.

- Yani bizler hep kriz beklentisi içinde hazır mı olmalıyız?

- 2008’de Amerika’dan yayılan krizin değişik yanı şu. Daha önceki mesela Türkiye’deki döviz ya da bankacılık krizleri kendisinden çıkan krizlerdi. Bu öyle değil. Başka bir yerde çıktı ve domino etkisi yaratarak yayıldı. Bu finansal krizler hep vardı ve var olacak. Bunların sürelerini tahmin etmeye çalışan iktisatçılar da var. İşte 10 yılda bir dibe vurulur, tekrar çıkılır, diyorlar. Bu dalgalanmaların boyutu 2 yıl da sürebilir 3 yıl da. Ülkeden ülkeye değişir ama dalgalanmalar bütün ülkelerde gözükür. Bazen büyür bazen küçülür. Bunların küçük ve istikrarlı olması lazım.

En büyüğü biliyorsunuz 1929 yılında Amerika’da oldu. O tabii çok büyük bir depresyon, büyük buhran. Binlerce banka battı, üretim yarıya kadar indi. Sonra 1970’li, 1980’li yıllarda petrol fiyatlarından kaynaklanan şişkinlik hakim. 1990’lı yıllarda büyük bir iyimserlik dönemi yaşandı. Şimdi de bir durgunluktan söz ediliyor. Kriz V harfi gibi inip çıkıyor mu? Yoksa W biçiminde iki dipli miydi? 2008’de ve 2011’de yeniden mi yaşandı? Ama bir daha ne zaman kriz olur, yeniden olur mu bunu tahmin etmek zor.

‘BATAMAYACAK KADAR BÜYÜK’ DEMEYE BAŞLADILAR

Şu bir gerçek ki Amerikan Merkez Bankası da (FED), dünyanın büyük merkez bankaları da çok temkinli. Şimdi, likiditeyi artırıp para enjekte etmenin sonuçlarını düzeltmek lazım. Japonya’ya bakıyorsunuz ikinci çeyrekte büyük bir daralma göstermiş. Talep artsın diye finansal tedbirler uyguluyor.  

Bu krizde bir başka yeni şey ortaya çıktı. ‘Batamayacak kadar büyük’ (Too big to fail) deyimi piyasalarda kabul gördü. Çok büyük bir banka ve batarsak bize çok zararı dokunur, bu nedenle onu kurtaralım denildi. Buna uygun davrandılar.

Ama bizim krizimizde ve diğer benzer ülkelerin krizlerinde IMF çok basit bir reçeteyi dayattı. Kamu harcamalarını kısarak bütçeyi denkleştirin, batan banka varsa bırakın batsın ve tarım sübvansiyonlarını da kaldırın. Onların krizi olunca reçeteye bize söylediklerinin tam tersini yazdılar. 10 trilyon doların üstünde para verip bankaları, büyük şirketleri kurtardılar. Bu paralarla piyasayı canlandırma yoluna gittiler. Peki ama bize öyle demiyordunuz. Bu da bir çelişki. Bana yazdığın reçete ile şimdi yazdığın farklı.

Demek ki kendi krizlerinde düşünceleri değişiyormuş, bunu da öğrendik. Her şerde bir hayır vardır, dedikleri gibi 2001’de oluşturulan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ve TSMF gibi kurumlarla bugün bankacılığın çok yakından, dikkatli izlendiğini görüyorum.

COĞRAFYA’NIN SONU GELDİ

Amerika’nın beşeri sermayesi hala onu çok güçlü yapıyor. AR-GE’si müthiş. Amerika, eski rahatının olmamasına rağmen dünyanın önemli bir faktörü ve aktörü. Bir tek şey var ki Amerika eskisi gibi değil. Artık biz ona, o bize bağımlı. Başka ülkelerden bağımsız hareket etme kabiliyetini kaybetti.

Özellikle hizmet sektöründe coğrafyanın önemi kalmadı. Şikago’daki hastanenin elektronik raporları ses dosyası olarak okunuyor ve Hindistan’daki hastabakıcı kızlar formları dolduruyorlar ve sabah Şikago’ya geri gönderiyorlar. Bu raporların altına da Yeni Zelanda’daki doktorlar düşüncelerini yazıyor. Reuters çalışanları başka ülkelere gittiler. Londra’da kiralar çok pahalı olduğu için finans şirketleri buradan taşındılar. Buna ‘Coğrafyanın Sonu’ deniyor. Artık fiziksel olarak bir yerde olmanız gerekmiyor. Bilgi teknolojilerindeki gelişmeler dünyayı daha adaletli, dengeli hale getirdi. Ben Amerika’yı çok önemsemekle beraber, eskisi gibi artık tek başına dünya lideri değil. Daha eşitlikçi bir dünyaya doğru hareket ettiğimiz bir gerçek.

ALMANYA ARTIDA, ÇOĞU EKSİDE

- Avrupa için geçen yıllarda hasta adam deyimlerini kullanan da oldu. Avrupa deyince tabii ki Avrupa Birliği’ni konuşmak gerekiyor. Avrupa’nın şu andaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ben Avrupa’nın Almanya’ya çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum. Almanya’nın ekonomide artıda olması nedeniyle AB artıda gözüküyor. Aslında AB ülkelerinin bir çoğu eksidedir. Ama Almanya’nın ikinci çeyrek rakamları kötü geldi. Ben pozitif bakıyorum ve AB’nin önemini, gücünü koruduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz Yunanistan bile artıya geçti. Çok destek de aldı ama sonuçta işleri düzeltmeye başladılar. Avrupa’da İspanya, Portekiz gibi işsizlik oranının çok yüksek olduğu ülkeler var.



GÜMRÜK BİRLİĞİ’NDE ZARARLI ÇIKTIK

- Avrupa Birliği ile Türkiye’nin birleşme hayali sona mı erdi?

- Şunu kabul etmek lazım. Avrupa bizim yanı başımızda bir yer. Kişi başı gelir bakımından dünyanın en zengini, toplam üretimine bakarsanız da dünyanın bir numaralı üreticisi. Doğalgaz ve petrolü saymazsanız Türkiye’nin en büyük ihracatı AB ülkelerine yapılıyor. Sevelim sevmeyelim bu adamlara mal satıyoruz. Şirketler hukukumuzu, rekabet hukukumuzu uyumlaştırmak hem oraya üye olmayı kolaylaştırır hem de üye olmamanın maliyetini düşürür.

Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin katılması düşüncesi şu anda gerçekçi değil. Çünkü tüm ülkelerin bu konuda ‘evet’ oyu vermesi gerekiyor. Bir ülke bile ‘hayır’ derse üyelik gerçekleşmez. Orada Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayan bir takım ülkeler var. Bu düşüncelerini sık sık dile getiriyorlar.

Gümrük Birliği anlaşmasında belki şöyle bir hatamız var. Biz dedik ki tarım ürünlerinde tercihli ticaret politikası uygulanacak, sanayi ürünlerinde Gümrük Birliği kuruyoruz. O tarihte kapılarını açan Türkiye idi. Orada büyük gümrük vergisi kaybı olan taraf Türkiye oldu. Artık şu ülkeyi seviyorum, ona gümrük vergisi uygulamayayım diyemezsiniz. AB ne yapıyorsa siz de onu yapacaksınız. Yani siz bazı politikalarınızı başka bir üst organa devretmiş oldunuz. Ama masada karar alıcı olarak yoksunuz. Sizin çıkarlarınız temsil edilmiyor. Faydası olmuş mudur, bunun fayda-maliyet analizi yapıldığında görülür ki birçok faydası olmuştur. Rekabet rekabeti getirir. Koruma hantallığı getirir. Üretimi artık sadece 70 milyonluk Türkiye için değil 350 milyonluk Avrupa için yapmak bizi yukarıya doğru çekmiştir.

AB ile ilgili olarak bazı konulardaki pazarlık hakkımız kayboldu. Ben her zaman AB ile ilişkilerimizin iyi tutulması gerektiğine inanıyorum. Bir takım sıkıntılar getirdi o anlaşma bize. Ama zaten olmuşla ölmüşe çare yok.

ÖNCE ÜYELİK SONRA GÜMRÜK BİRLİĞİ

- Şu anda biliyorsunuz Gümrük Birliği’nin yenilenmesi konusunda bir çalışma yapılıyor.

- İşin tuhaf tarafı ne biliyor musunuz, bugüne kadarki 6 kurucu ülke dışındaki tüm ülkeler önce tam üye oldular ve sonra gümrük birliğine girdiler. Türkiye, tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne katılan tek ülke durumunda.

DÖVİZLE OYNAYARAK OLMAZ

- Türkiye’ye gelelim. Yeni Hükümet kuruldu. Cumhurbaşkanı, Başbakan olduğu dönemde Merkez Bankası Başkanı ile tartıştı. Ancak yeni hükümette ekonomi yönetimi değişmedi. Size göre Türkiye ekonomisinde önümüzdeki dönemde yine aynı çizgiyi sürdürür mü yoksa bazı yeni şeyler beklenebilir mi?

- Ekonomide beklentilerin oldukça büyük önemi vardır. Mesela, herkes dolar 3 lira olacak dese olmayacağı varsa da olur. Arzı değişmediği sürece talebi artan şeyin fiyatı artar. Roosevelt  büyük buhran sırasında şunu söylemişti: Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir. Korkup panik yaparsanız olmayacak biçimde işlerin daha da kötüye gitmesine neden olabilirsiniz.

Türkiye için önemli olan yapısal reformlarla verimliliği artırabilmemizdir. Satanın kazanabileceği bir sistemi daha sağlıklı oturtmamız lazım. Dövizin fiyatıyla oynamak gibi geçici çözümlere ihtiyacımız yok. Bu anlamda ekonomi yönetiminin izlediği politikayı doğru buluyorum.

MERKEZ BANKASI’NIN FAİZ ÇİZGİSİ DOĞRU

Merkez Bankası’na kanunla bir görev verilmiş: Merkez Bankası’nın görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. Bazı az gelişmiş ülkeler dışında hiçbir ülkede bizimki kadar yüksek enflasyon yok. Enflasyonunuz yüzde 9 iken yüzde 7 faiz verseniz, negatif reel faizle kimse tasarruf eder mi? Bizim tasarruf etmemiz lazım. Tasarrufunuz olmazsa yatırımlarınıza kaynak nereden bulabilirsiniz? Ancak yurt dışından borçlanarak bulursunuz. Enflasyon düşse faiz de düşer. Bunu Merkez Bankası da ister. Ama rasyonel olması için gerekli koşullar var. Başka sıkıntılar yaratabileceği için Merkez Bankası faizi düşürmemekte bu kadar ısrar ediyor. Bu sistem çok kompleks. Bir yerde değişiklik yaptığınız zaman birçok yere etkisi oluyor. Bunun fayda maliyet analizini yapmak lazım. Bu anlamda faiz politikasının doğru olduğu inancındayım.

Türkiye’nin kamu borcu, AB ile mukayese edildiğinde, gayri safi milli hasılasına oranladığınızda makul gibi gözüküyor. İşsizlik oranımız da bazı Avrupa ülkelerine göre çok iyi. Bizim en sorunlu rasyomuz cari açık ve ticaret açığı. Cari açığımız ticaret açığımızdan çok daha küçük. Turizmden bir gelir sağlıyoruz ama her ikisinde de açık veriyoruz.   

Türkiye sıcak para girişini büyük ölçüde azaltmak zorunda. Bu sürdürülebilir ama bunun yolu hükümetin bütün iktisadi aktörlere güven vermesinden geçer.

 

  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner97

banner96

banner95

banner91

banner90

banner89